EY RABBİM SONSU... 的个人资料((GÜZEL GÖREN GÜZEL DÜŞÜ...照片日志列表更多 工具 帮助

((GÜZEL GÖREN GÜZEL DÜŞÜNÜR, GÜZEL DÜŞÜNEN HAYATINDAN LEZZET ALIR.))

''DÜNYA GEMİSİ ÜZERİNDE HER AN SEYAHAT EDEN İNSANIN ''BEN AHİRETE GİTMEM'' DEMESİ NE KADAR AHMAKANEDİR! BU GEMİ AHİRETE GİTMEKTEDİR; GİTMEMEYE KUDRETİ YETEN VAR İSE, BUYURSUN AŞAĞI İNSİN''

SENİN SONSUZ KUDRETİ RAHMETİNE SIGINIYOR EY RABBİM SONSUZ ACİZLİĞİM VE FAKRIMLA

职业
地点
兴趣
第 1 张,共 11 张
10月21日

UHUVVET-İ İMANİYE VE UNSURİYET (IRKÇILIK) SORUNUNA BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN GÖSTERDİĞİ ÇÖZÜM!!

                                                                                                                                                                                         Kabir kapısında ve seksen küsur yaşında, birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir biçare garip ihtiyar der ki:

Size iki hakikati beyan ediyorum:

Evvelâ: Sizlerin Pakistan ve Irak'la gayet muvaffakiyetkârâne ittifakını, bu millete kemâl-i samimiyetle, sürûr ve ferah ile kazanmanızı bütün ruh-u canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı, inşaallah 400 milyon İslâmın sulh-u umumiyesine ve selâmet-i âmmenin teminine kat'î bir mukaddeme olarak ruhumda hissettim. Ve namaz tesbihatındaki kuvvetli bir ihtar ile bunu size yazmaya mecbur kaldım.

Otuz kırk seneden beri dünyayı ve siyaseti terk ettiğim halde, şiddetli bir alâka ile bu ihtar-ı kalbînin sebebi: Elli seneden beri imanı kurtarmak için gayet kısa bir yolu bulan ve Kur'ân'ın bu zamanda bir mucize-i mâneviyesi olan Risale-i Nur'un Arabistan ve Pakistan'da her yerden daha ziyade tesiratı olduğu ve makbul olması, hattâ aldığımız habere göre, mahkemece tesbit edilen miktarın üç misli Risale-i Nur'un talebelerinin o havalide bulunmalarıdır. Bu sır için âhir hayatımda kabir kapısında bu netice-i azîmeyi görmek ve beyan etmeye ruhen mecbur oldum.

Saniyen: Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlike verdiği ve hürriyetin başında "kulüpler" suretinde büyük zararı görülmesi ve Birinci Harb-i Umumîde yine ırkçılığın istimaliyle mübarek kardeş Arapların mücahid Türklere karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet-i İslâmiyeye karşı istimal edilebilir ve istirahat-i umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeye çalıştıklarına emareler görünüyor. Halbuki, menfî hareketle başkasının zararıyla beslenmek ırkçılığın seciye-i fıtrîsi olduğu halde, evvelâ başta Türk milleti dünyanın her tarafında Müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle mezc olmuş, kabil-i tefrik değil. Türk, Müslüman demektir. Hattâ Müslüman olmayan kısmı, Türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Araplarda da Araplık ve Arap milliyeti İslâmiyetle mezcolmuş ve olmak lâzımdır. Hakikî milliyetleri İslâmiyettir. O kâfidir. Irkçılık, bütün bütün bir tehlike-i azîmdir.

Sizin bu defaki Irak ve Pakistan'la pek kıymettar ittifakınız, inşaallah bu tehlikeli ırkçılığın zararını def edecek ve dört beş milyon ırkçıların yerine, 400 milyon kardeş Müslümanları ve 800 milyon sulh ve müsalemet-i umumiyeye şiddetle muhtaç Hıristiyan ve sâir dinler sahiplerinin dostluklarını bu vatan milletine kazandırmaya tam bir vesile olacağına ruhuma kanaat geldiğinden, size beyan ediyorum.

Salisen: Altmış beş sene evvel bir vali bana bir gazete okudu. Bir dinsiz müstemlekât nâzırı Kur'ân'ı elinde tutup konferans vermiş. Demiş ki: "Bu İslâmların elinde kaldıkça, biz onlara hakikî hâkim olamayız, tahakkümümüz altında tutamayız. Ya Kur'ân'ı sukut ettirmeliyiz veyahut Müslümanları ondan soğutmalıyız."

İşte bu iki fikirle, dehşetli ifsat komitesi bu biçare fedakâr, mâsum, hamiyetkâr millete zarar vermeye çalışmışlar. Ben de, altmış beş sene evvel bu cereyana karşı, Kur'ân-ı Hakîm'den istimdat eyledim. Hakikate karşı kısa bir yol ve bir de pek büyük bir "Dârülfünun-u İslâmiye" tasavvuru ile, altmış beş senedir, âhiretimizi kurtarmak ve onun bir faydası olarak hayat-ı dünyeviyemizi de istibdad-ı mutlaktan ve dalâletin helâketinden kurtarmaya ve akvam-ı İslâmiyenin mâbeynindeki uhuvvetini inkişaf ettirmeye iki vesileyi bulduk.

Birinci vesilesi: Risale-i Nur'dur ki, uhuvvet-i imaniyenin inkişafına kuvvet-i İmân ile hizmet ettiğine kat'î delil, emsalsiz bir mazlumiyet ve âcizlik hâletinde telif edilmesi ve şimdi âlem-i İslâmın ekseri yerlerinde ve Avrupa ve Amerika'ya da tesirini göstermesi ve ihtilâlcilere ve dinsiz felsefeye ve otuz seneden beri dehşetli bir surette maddiyun ve tabiiyun gibi dinsizlik fikrine karşı galebe çalması ve hiçbir mahkeme ve ehl-i vukuf dahi onları cerh edememesidir. İnşaallah bir zaman da, sizin gibi uhuvvet-i İslâmiyenin anahtarını bulan zatlar, bu mucize-i Kur'âniyenin cilvesini âlem-i İslâma işittireceksiniz.

İkinci vesilesi: Altmış beş sene evvel Câmiü'l-Ezhere gitmek istiyordum. Âlem-i İslâmın medresesidir diye, ben de o mübarek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenab-ı Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki:

Câmiü'l-Ezher Afrika'da bir medrese-i umumiye olduğu gibi, Asya Afrika'dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir darülfünun, bir İslâm üniversitesi Asya'da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ: Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan'daki milletleri, menfi ırkçılık ifsat etmesin. Hakikî, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile "Mü'minler kardeştirler." (Hucurât Sûresi: 49:10.) Kur'ân'ın bir kanun-u esasîsinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünunu ile ulûm-u diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakaikiyle tam musalâha etsin. Ve Anadolu'daki ehl-i mektep ve ehl-i medrese birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye, vilâyât-ı şarkiyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan'ın ortasında, Medresetü'z-Zehra mânâsında, Câmiü'l-Ezher üslûbunda bir darülfünun, hem mektep, hem medrese olarak bir üniversite için, tam elli beş senedir Risale-i Nur'un hakaikine çalıştığım gibi ona da çalışmışım.

En evvel bunun kıymetini (Allah rahmet etsin) Sultan Reşad takdir edip yalnız binasını yapmak için 20 bin altın lira verdiği gibi, sonra ben eski Harb-i Umumîdeki esaretimden döndüğüm vakit, Ankara'da mevcut 200 meb'ustan 163 meb'usun imzası ile 150 bin lira, o zaman paranın kıymetli vaktinde, aynı o üniversite için vermeyi kabul ve imza ettiler. Mustafa Kemal de içinde idi. Demek, şimdiki para ile beş milyon liraya yakın bir tahsisat vermekle, tâ o zamanda böyle kıymetdar bir üniversitenin tesisine herşeyden ziyade ehemmiyet verdiler. Hattâ dinde çok lâkayt ve garplılaşmak ve an'anattan tecerrüd etmek taraftarı bulunan bir kısım meb'uslar dahi onu imza ettiler. Yalnız onlardan ikisi dediler ki:

"Biz şimdi ulûm-u an'ane ve ulûm-u diniyeden ziyade garplılaşmaya ve medeniyete muhtacız."

Ben de cevaben dedim:

Siz, farz-ı muhal olarak, hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da, ekser enbiyanın Asya'da, şarkta zuhuru ve ekser hükemanın ve filozofların garpta gelmelerinin delâletiyle Asya'yı hakikî terakki ettirecek, fen ve felsefenin tesiratından ziyade hiss-i dinî olduğu halde, bu fıtrî kanunu nazara almayarak garplılaşmak namıyla an'ane-i İslâmiyeyi bıraksanız ve lâdinî bir esas yapsanız dahi, dört beş büyük milletlerin merkezinde olan vilâyat-ı şarkiyede millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyetin hakaikine kat'iyen tarafdar olmak, size lâzım ve elzemdir. Binler misallerinden bir küçük misal size söyleyeceğim:                                                        

Ben Van'da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki: "Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?" dedim.
Dedi: "Ben Müslüman bir Türkü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar."

Bir zaman geçti, (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul'da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksülâmel ile o da Kürtçülük damarıyla başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: "Ben şimdi gayet fâsık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürdü salih bir Türke tercih ediyorum."

Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki, Türkler bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.

Ey sual soran meb'uslar! Şarkta beş milyona yakın Kürt var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hintliler var. Yetmiş milyon Arap var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van'daki medreseden aldığı ders-i dinî mi daha lâzım? Veyahut o milletleri karıştıracak ve ırktaşlarından başka düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiyeyi tanımayan, sırf ulûm-u felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hali mi daha iyidir? Sizden soruyorum.

İşte bu cevabımdan sonra, an'ane aleyhinde ve her cihetle garplılaşmak fikrini taşıyanlar, kalktılar, imza ettiler. İsimlerini söylemeyeceğim. Allah kusurlarını affetsin; şimdi vefat etmişler.

Rabian: Mâdem Reisicumhur gayet mühim mesâil-i siyasiye içinde Şark Üniversitesini en ehemmiyetli bir mesele yapıp hattâ harika bir tarzda altmış milyon liranın o üniversiteye sarfı için bir kanun çıkarmak derecesinde fevkalâde bir hizmetle medresenin medâr-ı iftiharı ve kendisine büyük bir şeref verdiren bu medrese-i İslâmiyeye, eski hocalık hissiyatıyla başlaması, bütün şark hocalarını minnettar etmiş. Ve şimdi orta şarkta sulh-u umumînin temel taşı ve birinci kalesi olan bu üniversiteyi yine mesâil-i azîme-yi siyasiye içinde yeniden nazara alması, elbette bu vatan, bu devlete, bu millete bu azîm, faydalı hizmeti netice verecek. Ulûm-u diniye o üniversitede esas olacak. Çünkü hariçteki kuvvet tahribatı mânevîdir, imansızlıkladır. O mânevî tahribata karşı atom bombası, ancak mânevî cihetinde mâneviyattan kuvvet alıp o tahribatı durdurabilir.

Mâdem elli beş sene bu meseleye bütün hayatını sarf etmiş ve bütün dekaikiyle ve neticeleriyle tetkik etmiş bir adamın bu meselede reyini almak ve fikrini sormak lâzım gelirken, Amerika'da, Avrupa'da bu meseleye dair istişareye kendinizi mecbur bildiğinizden, elbette benim de bu meselede söz söylemeye hakkım var. Hamiyetkâr olan bütün bir millet namına sizden bekliyoruz. (Emirdağ Lâhikası, Reis-i Cumhura Ve Başvekile)

Bediüzzaman Said Nursî
EMİRDAĞ LAHİKASI

10月12日

Mi’racın Semeratı ve Faydası Nedir?

----------------
Konu: Mi’racın Semeratı ve Faydası Nedir?

Elcevab: Şu şecere-i tûbâ-i maneviye olan Mi’racın beşyüzden fazla meyvelerinden nümune olarak yalnız beş tanesini zikredeceğiz.
Birinci Meyve: Erkân-ı imaniyenin hakaikını göz ile görüp, melaikeyi, Cennet’i, âhireti, hattâ Zât-ı Zülcelal’i göz ile müşahede etmek; kâinata ve beşere öyle bir hazine ve bir nur, ezelî ve ebedî bir hediye getirmiştir ki: Şu kâinatı, perişan ve fâni ve karmakarışık bir vaziyet-i mevhumeden çıkarıp, o nur ve o meyve ile, o kâinatı kudsî mektubat-ı Samedaniye, güzel âyine-i cemal-i Zât-ı Ehadiye vaziyeti olan hakikatını göstermiş. Kâinatı ve bütün zîşuuru sevindirip mesrur etmiş. Hem o nur ve o meyve ile beşeri müşevveş, perişan, âciz, fakir, hacatı hadsiz, a’dası nihayetsiz ve fâni, bekasız bir vaziyet-i dalaletkâraneden o insanı o nur, o meyve-i kudsiye ile ahsen-i takvimde bir mu’cize-i kudret-i Samedaniyesi ve mektubat-ı Samedaniyenin bir nüsha-i câmiası ve Sultan-ı Ezel ve Ebed’in bir muhatabı, bir abd-i hassı, kemalâtının istihsancısı, halili ve cemalinin hayretkârı, habibi ve Cennet-i bâkiyesine namzed bir misafir-i azizi suret-i hakikîsinde göstermiş. İnsan olan bütün insanlara, nihayetsiz bir sürur, hadsiz bir şevk vermiştir.
İkinci Meyve: Sâni’-i Mevcudat ve Sahib-i Kâinat ve Rabb-ül Âlemîn olan Hâkim-i Ezel ve Ebed’in marziyat-ı Rabbaniyesi olan İslâmiyet’in -başta namaz olarak- esasatını, cin ve inse hediye getirmiştir ki; o marziyatı anlamak, o kadar merak-aver ve saadet-averdir ki, tarif edilmez. Çünki herkes, büyükçe bir veliyy-i nimet, yahut muhsin bir padişahının uzaktan arzularını anlamağa ne kadar arzukeş ve anlasa ne kadar memnun olur. Temenni eder ki: “Keşki bir vasıta-i muhabere olsa idi doğrudan doğruya o zât ile konuşsa idim. Benden ne istiyor, anlasa idim. Benden onun hoşuna gideni bilse idim.” der. Acaba bütün mevcudat kabza-i tasarrufunda ve bütün mevcudattaki cemal ve kemalât, onun cemal ve kemaline nisbeten zayıf bir gölge ve her anda nihayetsiz cihetlerle ona muhtaç ve nihayetsiz ihsanlarına mazhar olan beşer, ne derece onun marziyatını ve arzularını anlamak hususunda hâhişger ve merak-aver olması lâzım olduğunu anlarsın.
İşte Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) yetmiş bin perde arkasında o Sultan-ı Ezel ve Ebed’in marziyatını doğrudan doğruya Mi’rac semeresi olarak hakkalyakîn işitip, getirip beşere hediye etmiştir.

Evet beşer, Kamer’deki hali anlamak için ne kadar merak eder ki: Biri gidip, dönüp haber verse. Hem ne kadar fedakârlık gösterir. Eğer anlasa, ne kadar hayret ve meraka düşer. Halbuki Kamer, öyle bir Mâlik-ül Mülk’ün memleketinde geziyor ki: Kamer, bir sinek gibi Küre-i Arz’ın etrafında pervaz eder. Küre-i Arz, pervane gibi Şems’in etrafında uçar. Şems, binler lâmbalar içinde bir lâmbadır ki; o Mâlik-ül Mülk-ü Zülcelal’in bir misafirhanesinde mumdarlık eder. İşte Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) öyle bir Zât-ı Zülcelal’in şuunatını ve acaib-i san’atını ve âlem-i bekada hazain-i rahmetini görmüş, gelmiş, beşere söylemiş. İşte beşer, bu zâtı kemal-i merak ve hayret ve muhabbetle dinlemezse, ne kadar hilaf-ı akıl ve hikmetle hareket ettiğini anlarsın.
Üçüncü Meyve: Saadet-i ebediyenin definesini görüp, anahtarını alıp getirmiş; cin ve inse hediye etmiştir. Evet Mi’rac vasıtasıyla ve kendi gözüyle Cennet’i görmüş ve Rahman-ı Zülcemal’in rahmetinin bâki cilvelerini müşahede etmiş ve saadet-i ebediyeyi kat’iyyen hakkalyakîn anlamış, saadet-i ebediyenin vücudunun müjdesini cin ve inse hediye etmiştir ki: Bîçare cin ve ins, kararsız bir dünyada ve zelzele-i zeval ve firak içindeki mevcudatı, seyl-i zaman ve harekât-ı zerrat ile adem ve firak-ı ebedî denizine döküldüğü olan vaziyet-i mevhume-i canhıraşanede oldukları hengâmda; şöyle bir müjde, ne kadar kıymetdar olduğu ve i’dam-ı ebedî ile kendilerini mahkûm zanneden fâni cin ve insin kulağında öyle bir müjde, ne kadar saadet-aver olduğu tarif edilmez. Bir adama, i’dam edileceği anda, onun afvıyla kurb-u şahanede bir saray verilse, ne kadar sürura sebebdir. Bütün cin ve ins adedince böyle sürurları topla, sonra bu müjdeye kıymet ver.
Dördüncü Meyve: Rü’yet-i cemalullah meyvesini kendi aldığı gibi, o meyvenin her mü’mine dahi mümkün olduğunu, cin ve inse hediye getirmiştir ki, o meyve, ne derece leziz ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu bununla kıyas edebilirsin. Yani: Her kalb sahibi bir insan; zîcemal, zîkemal, zîihsan bir zâtı sever. Ve o sevmek dahi, cemal ve kemal ve ihsanın derecatına nisbeten tezayüd eder, perestiş derecesine gelir, canını feda eder derecede muhabbet bağlar. Yalnız bir defa görmesine, dünyasını feda etmek derecesine çıkar. Halbuki bütün mevcudattaki cemal ve kemal ve ihsan, onun cemal ve kemal ve ihsanına nisbeten; küçük birkaç lemaatın, güneşe nisbeti gibi de olmaz. Demek nihayetsiz bir muhabbete lâyık ve nihayetsiz rü’yete ve nihayetsiz bir iştiyaka elyak bir Zât-ı Zülcelali Velkemal’in saadet-i ebediyede rü’yetine muvaffak olması, ne kadar saadet-aver ve medar-ı sürur ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu insan isen anlarsın.
Beşinci Meyve: İnsan kâinatın kıymetdar bir meyvesi ve Sâni’-i Kâinat’ın nazdar sevgilisi olduğu, Mi’rac ile anlaşılmış ve o meyveyi cin ve inse getirmiştir. Küçük bir mahluk, zayıf bir hayvan ve âciz bir zîşuur olan insanı, o meyve ile o kadar yüksek bir makama çıkarır ki: Kâinatın bütün mevcudatı üstünde bir makam-ı fahr veriyor. Ve öyle bir sevinç ve sürur-u mes’udiyetkârane veriyor ki, tasvir edilmez. Çünki âdi bir nefere denilse: “Sen müşir oldun.” Ne kadar memnun olur. Halbuki fâni, âciz bir hayvan-ı nâtık, zeval ve firak sillesini daima yiyen bîçare insana, birden ebedî, bâki bir Cennet’te, Rahîm ve Kerim bir Rahman’ın rahmetinde ve hayal sür’atinde, ruhun vüs’atinde, aklın cevelanında, kalbin bütün arzularında, mülk ve melekûtunda tenezzühe, seyerana ve cevelana muvaffak olduğun gibi, saadet-i ebediyede rü’yet-i cemaline de muvaffak olursun denildiği vakit, insaniyeti sukut etmemiş bir insan, ne kadar derin ve ciddî bir sevinç ve süruru kalbinde hissedeceğini tahayyül edebilirsin.
Şimdi, makam-ı istima’da olan zâta deriz ki: İlhad gömleğini yırt, at. Mü’min kulağını geçir ve müslim gözlerini tak. Sana iki küçük temsil ile bir-iki meyvenin derece-i kıymetini göstereceğiz.
Meselâ: Senin ile biz beraber bir memlekette bulunuyoruz. Görüyoruz ki; herşey bize ve birbirine düşman ve bize yabancı.. her taraf müdhiş cenazelerle dolu.. işitilen sesler yetimlerin ağlayışı, mazlumların vaveylâsıdır. İşte biz, şöyle bir vaziyette olduğumuz vakitte; biri gitse, o memleketin padişahından bir müjde getirse, o müjde ile, bize yabancı olanlar ahbab şekline girse.. düşman gördüğümüz kimseler, kardeşler suretine dönse.. o müdhiş cenazeler, huşu ve huzûda, zikir ve tesbihte birer ibadetkâr şeklinde görünse.. o yetimane ağlayışlar, senakârane “yaşasın”lar hükmüne girse.. ve o ölümler ve o soymaklar, garatlar terhisat suretine dönse.. kendi sürurumuz ile beraber, herkesin süruruna müşterek olsak; o müjde ne kadar mesrurane olduğunu elbette anlarsın. İşte Mi’rac-ı Ahmediye’nin (A.S.M.) bir meyvesi olan nur-u imandan evvel, şu kâinatın mevcudatı, nazar-ı dalaletle bakıldığı vakit; yabancı, muzır, müz’iç, muvahhiş ve dağ gibi cirmler birer müdhiş cenaze, ecel herkesin başını kesip adem-âbâd kuyusuna atar. Bütün sadâlar, firak ve zevalden gelen vaveylâlar olduğu halde, dalaletin öyle tasvir ettiği hengâmda; meyve-i Mi’rac olan hakaik-i erkân-ı imaniye nasıl mevcudatı sana kardeş, dost ve Sâni’-i Zülcelal’ine zâkir ve müsebbih; ve mevt ve zeval, bir nevi terhis ve vazifeden âzad etmek; ve sadâlar, birer tesbihat hakikatında olduğunu sana gösterir. Bu hakikatı tamam görmek istersen, İkinci ve Sekizinci Sözlere bak.
İkinci Temsil: Senin ile biz, sahra-yı kebir gibi bir mevkideyiz. Kum denizi fırtınasında, gece o kadar karanlık olduğundan, elimizi bile göremiyoruz. Kimsesiz, hâmisiz, aç ve susuz, me’yus ve ümidsiz bir vaziyette olduğumuz dakikada, birden bir zât, o karanlık perdesinden geçip; sonra gelip, bir otomobil hediye getirse ve bizi bindirse, birden cennet-misal bir yerde istikbalimiz temin edilmiş, gayet merhametkâr bir hâmimiz bulunmuş, yiyecek ve içecek ihzar edilmiş bir yerde bizi koysa; ne kadar memnun oluruz, bilirsin. İşte o sahra-yı kebir, bu dünya yüzüdür. O kum denizi, bu hâdisat içinde harekât-ı zerrat ve seyl-i zaman tahrikiyle çalkanan mevcudat ve bîçare insandır. Her insan, endişesiyle kalbi dağdar olan istikbali; müdhiş zulümat içinde, nazar-ı dalaletle görüyor. Feryadını işittirecek kimseyi bilmiyor. Nihayetsiz aç, nihayetsiz susuzdur. İşte semere-i Mi’rac olan marziyat-ı İlahiye ile şu dünya, gayet kerim bir zâtın misafirhanesi, insanlar dahi onun misafirleri, memurları, istikbal dahi cennet gibi güzel, rahmet gibi şirin ve saadet-i ebediye gibi parlak göründüğü vakit; ne kadar hoş, güzel, şirin bir meyve olduğunu anlarsın.
10月8日

İkinci Söz

                                        İkinci Söz

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ

1

İMANDA ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:

Bir vakit iki adam hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin talihsiz bir tarafa, diğeri hüdâbin bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler.
Hodbin adam hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbin olduğundan, bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. Bakar ki, her yerde âciz bîçâreler, zorba müthiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vâveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazin, elîm bir hali görür. Bütün memleket bir matemhane-i umumî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünkü herkes ona düşman ve ecnebî görünüyor. Ve ortalıkta dahi müthiş cenazeleri ve meyusâne ağlayan yetimleri görür. Vicdanı azap içinde kalır.

Diğeri hüdâbin, hüdâperest ve hakendiş, güzel ahlâklı idi ki, nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor: her tarafta bir sürur, bir şehrâyin, bir cezbe ve neş’e içinde zikirhaneler... Herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisât-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurâne ahz-ı asker için bir davul, bir musiki sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum halkın elemiyle müteellim olmasına bedel, şu bahtiyar, hem kendi, hem umum halkın süruruyla mesrur ve müferrah olur. Hem güzelce bir ticaret eline geçer, Allah’a şükreder.

Sonra döner, öteki adama rast gelir. Halini anlar. Ona der:


“Yahu, sen divane olmuşsun. Batnındaki çirkinlikler zahirine aksetmiş olmalı ki, gülmeyi ağlamak, terhisâtı soymak ve talan etmek tevehhüm etmişsin. Aklını başına al, kalbini temizle ta şu musibetli perde senin nazarından kalksın, hakikati görebilesin. Zira nihayet derecede âdil, merhametkâr, raiyetperver, muktedir, intizam perver, müşfik bir melikin memleketi, hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkiyat ve kemâlât gösteren bir memleket, senin vehminin gösterdiği surette olamaz.”

Sonra o bedbahtın aklı başına gelir, nedamet eder. “Evet, ben işretten divane olmuştum. Allah senden razı olsun ki cehennemî bir haletten beni kurtardın” der.

Ey nefsim! Bil ki, evvelki adam, kâfirdir. Veya fâsık, gafildir. Şu dünya, onun nazarında bir matemhane-i umumiyedir. Bütün zîhayat, firak ve zevâl sillesiyle ağlayan yetimlerdir. Hayvan ve insan ise, ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozuklardır. Dağlar ve denizler gibi büyük mevcudat, ruhsuz, müthiş cenazeler hükmündedirler. Daha bunun gibi çok elîm, ezici, dehşetli evham, küfründen ve dalâletinden neş’et edip onu mânen tâzip eder.

Diğer adam ise, mü’mindir. Cenâb-ı Hâlıkı tanır, tasdik eder. Onun nazarında şu dünya bir zikirhane-i Rahmân, bir talimgâh-ı beşer ve hayvan, ve bir meydan-ı imtihan-ı ins ü cândır. Bütün vefiyât-ı hayvaniye ve insaniye ise, terhisattır. Vazife-i hayatını bitirenler, bu dâr-ı fâniden, mânen mesrurâne, dağdağasız diğer bir âleme giderler ta yeni vazifedarlara yer açılsın, gelip çalışsınlar. Bütün tevellüdât-ı hayvaniye ve insaniye ise, ahz-ı askere, silâh altına, vazife başına gelmektir. Bütün zîhayat, birer muvazzaf mesrur asker, birer müstakim memnun memurlardır. Bütün sadâlar ise, ya vazife başlamasındaki zikir ve tesbih ve paydostan gelen şükür ve tefrih veya işlemek neş’esinden neş’et eden nağamattır. Bütün mevcudat, o mü’minin nazarında, Seyyid-i Kerîminin ve Mâlik-i Rahîminin birer mûnis hizmetkârı, birer dost memuru, birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok lâtif, ulvî ve leziz, tatlı hakikatler, imanından tecellî eder, tezahür eder.

Demek iman bir mânevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise mânevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.

Demek selâmet ve emniyet yalnız İslâmiyette ve imandadır. Öyle ise biz dai¬ma “Elhamdü lillâhi alâ dini’l-İslâm ve kemâli’l-îman” 1 demeliyiz.
                
9月3日

Oruç, bir kelime-i tevhiddir.

Oruç, bir kelime-i tevhiddir.

"Lâ" çekeriz varlığa, oruca niyetimizle. "Yok..." deriz her halimizle. "Kimseden fayda yok." "Paramızın geçerliliği yok." "Sahip olduklarımızdan çare yok." Bir kuru ekmeği bile geçiremiyoruz boğazımızdan. Bir yudum suyu değdiremiyoruz dudağımıza.
Dudağımızı dilimizi çekiyoruz tatlardan. Elimizi eteğimizi çekiyoruz varlıktan. Alıştığımız dayanaklar devriliyor niyetimizin rüzgârında. Haz sığınaklarımızı sel alıyor susuzluğumuzun yatağında. Acz ve fakrın yatağında yeniden yoğruluyor ben?imiz. Kibrin tortularını atıyoruz iftara değin. Billur bir durulmuşlukla varıyoruz Rahman?ın sofrasına. Çareler çaresizleşiyor. Hazlar tadını yitiriyor. Doymalar aç susuz kalıyor gün boyu. Etrafımıza bilerek ördüğümüz parmaklıklar kırılıyor. Cismimizi emen yapışkan kuyulardan kurtuluyoruz. Çıplak kalıyoruz rahmet yağmurunun altında.
Biz ve eşya arasında bir uçurum açılır. Ancak Rahman'ın kapatabildiği. Dudağımızla bütün sular arasına şeffaf bir duvar örülür. Ancak Rahman'ın kapı eylediği. Kendimize yetmek için ayağımızın altına döşediğimiz buzlar kırılır. Vazgeçeriz varlık iddiamızdan. Geri çekeriz sahiplik davamızı. Kendimizi sonsuz bir şefkatin eşiğinde beklerken buluruz. Acınacak halimizi seyrederiz orucun aynasında.

"Lâ" çekeriz cümle "ilâhe"lere... "Lâ ilahe..." "Yok ilah..." deriz kuruyan dillerimizle. "illâ Allah." Doyuran başkası değil; illâ Allah... Susuzluğumuzu kandıran başkaları değil; bir Allah. Ekmeğe değil Allah?a acıkırız. Ekmeklerin hepsi O'ndan. Suyla değil Allah?la kanmayı öğreniriz orucun rahlesinde. Serinliklerin cümlesi O'nun katında.
Yüz döneriz doymalardan. Ümit keseriz eşyanın yüzünden. Allah'la kalırız oruçta. Elimizi çekeriz nefsimizin üzerinden. Çokluklardan sıyrılır kalbimiz. Allah'a kalırız. Kimsenin görmediği köşelerde, kimselerin ayıplamadığı meydanlarda Allah'tan utanmayı öğreniriz. Allah'a göründüğümüzü görürüz yeni baştan. Allah'ı görürüz. Kimseler yetişmez susuzluğumuza. Allah?tan alırız. Hiçbir şey giremez oruçla aramıza. Allah'a veririz.
Sessiz ve sözsüz bir kelime-i tevhidi yürütür can dudağımıza oruç: "Lâ ilahe ilallah."
7月25日

Bediüzzaman'ın kıyamet vakti hakkındaki tahminlerinin, gayba müdahele olarak algılanması cihetinde gelen iddialar ve cevapları



Bediüzzaman'ın kıyamet vakti hakkındaki tahminlerinin, gayba müdahele olarak algılanması cihetinde gelen iddialar ve cevapları                                               



İddia:



Ramazan-ı Şerif’te onuncu günün ikinci saatinde birden bu Hadîs-i Şerif hatırıma geldi. Belki, Risale-i Nur şâkirdlerinin tâifesi ne kadar devam edeceğini düşündüğüme binaen ihtar edildi.

Lâ tezâlü tāifetun min ümmetî (şedde sayılır, tenvin sayılmaz) fıkrasının makam-ı cifrisi bin beşyüz kırkiki ederek, nihayet-i devamına ima eder.

Lâ ya’lemu’l-gaybe illallâhu

Zâhirîne ‘ale’l-Hakkı (şedde sayılır) fıkrası dahi, makam-ı cifrîsi bin beşyüz altı (1506) edip, bu tarihe kadar zâhir ve âşikârane, belki galibane; sonra tâ kırkikiye (42) kadar, gizli ve mağlubiyet içinde vazife-i tenviriyesine devam edeceğine remze yakın îma eder.

Ve’l-ilmu indallahi lâ ya’lemu’l-gaybe illallâhu

Hattâ ye'tiyallahu bu emrihi (şedde sayılır) fıkrası dahi, makam-ı cifrîsi bin beşyüz kırkbeş (1545) olup kâfirlerin başında kıyamet kopmasına îmâ eder.

Lâ ya’lemu’l-gaybe illallâhu

Cây-ı dikkat ve hayrettir ki; üç fıkra bil'ittifak bin beşyüz (1500) tarihini göstermeleriyle beraber, tam tamına mânidar, mâkul ve hikmetli bir surette bin beşyüz altıdan (1506) ta kırkbeşe (1545) kadar üç inkılâb-ı azîmin ayrı zamanlarına tetabuk ve tevafuklarıdır. Bu îmalar gerçi yalnız bir tevafuk olduğundan delil olmaz ve kuvvetli değil, fakat birden ihtar edilmesi bana kanaat verdi. Hem kıyametin vaktini kat'î tarzda kimse bilmez; fakat, böyle îmalar ile bir nevi kanaat bir gâlip ihtimal gelebilir. (...)

Hadis değişik lâfızlarla ve senetlerle tahriç edilmiştir:

Mugira b. Şu’be (r.a.)’den; Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle burmuştur:



Yine Mugira’dan;



Yine Mugira’dan;



Sevban (r.a.)’dan;



Cabir b. Abdullah (r.a.)’tan;



Cabir b. Semura (r.a.)’dan;



Muaviye b. Ebu Süfyan (r.a.)’dan;



Hemen aynı mealde değişik lâfızlarla yapılan bu rivayetlerin hepsi de sahihtir. Said Nursî’nin söz konusu hadisten çıkarsamalarının batıllığını ortaya koymak için, bu rivayet farklılıkları yeterlidir. Kelime değişiklikleri bir yana, hadisin başındaki "lâ tezâlu" ile "lâ yezâlu"daki bir harf değişikliği bile kıyametin vaktini 390 yıl etkilemektedir! Çünkü, ebcedde "ta"nın değeri 400 iken, "ya"nınki 10’dur.

Aslında harf değişikliği bile yoktur. Çünkü, "te" ve "ye" sesi aslında aynı harfle yazılır. Arap yazısının geliştirilmesi sürecinde, harflerin altına-üstüne nokta koyma âdeti, Peygamber döneminden daha sonra bulunmuştur. Demek değişen sadece noktaların yeridir...

Cevap: O halde, neden ya’lı rivayetler de “ta’lı” olmasın ki?

-Buharî bu konuya açtığı başlığı şöyle belirlemiştir:



Bu ifade aynı zamanda –aşağıda görüldüğü gibi, Müslim’in rivayet ettiği(Müslim, İmâre, 53/171) hadiste de geçiyor:



-Bediüzzaman da –son cümlesi hariç-bu hadisi kullanmıştır. Buna nasıl itiraz edilir ki? Zaten hadisin ilk cümlesi başlı başına bir hakikati ifade etmektedir. O da “Ümmetimden bir taife hak üzere devam edecektir” mealindeki gerçektir. Bu sebepledir ki, Buharî hadisin bu kısmını olduğu gibi başlık olarak kullanmış, ardından da bu taifenin kim olduğunu açıklamak için “ve hum ehlü’l-ilmi=Onlar ilim ehli olanlardır” ifadesini de eklemiştir.

- Bediüzzaman’ın bu sahih rivayetleri esas alarak ebced hesabıyla yaptığı istihracını –kendi aklınca- çürütmek için “başındaki "lâ tezâlu" ile "lâ yezâlu"daki bir harf değişikliği bile kıyametin vaktini 390 yıl etkilemektedir! Çünkü, ebcedde "ta"nın değeri 400 iken, "ya"nınki 10’dur” farz-ı muhal kabilinden bir teoriyi ortaya koymanın ve lüzumsuz cerbeze yapmanın ne alemi var? Madem, Bediüzzaman’ın kullandığı “La tezalu”nun “talı” şeklinin sahih bir rivayet olduğu kabul ediliyor, o halde şeytanın telkinleriyle art niyet dopingini yapmanın ne faydası olur?

-Şunu da belirtelim ki, “la tezalu taifetun“ ifadesi “la yezalu taifetun” ifadesinden daha uygundur. Çünkü, “taifetun” kelimesi müennes/dişil bir kelimedir. Fail ile fiil arasında tenis/dişil bakımından uygunluk esastır. Burada müenneslik –mecazî olduğundan- fiilin müzekker/eril de gelmesi caiz olmakla beraber, en uygunu yine de müennes/dişil olarak gelmesidir. Bu sebepledir ki, Buharî, -rivayet ettiği hadiste, “la yezalu” kelimesi kullanılmış olmak beraber- başlık olarak kendisi “la tezalu” sözcüğünü tercih etmiştir. Yani, Bediüzzaman’ın kullandığı şekli tercih etmiştir ki, Müslim’de zaten öyledir.

-Hadisin son cümlesine gelince, Bediüzzaman’ın kullandığı ifadesinin Müslim’de yer alan arasında manaca hiçbir fark yoktur.

Hadis-i bilmânânın caiz olduğu bilinmekle beraber, Bediüzzaman’ın kullandığı şeklinin herhangi bir aslının olmadığını söylemek için, matbu-mahtut, mevcut-mefkud bütün hadis kaynaklarını taramak gerekir. Bunun o kadar kolay bir şey olmadığını da herkes bilir. O halde, ilmen bu ifadeye karşı çıkılamaz. Bununla beraber, Buharî, Müslim başta olmak üzere değişik hadis kaynaklarında bu ifadelerin farklı kullanılması da, mana olarak hadisleri aktarmadaki toleransın boyutunu göstermesi açısından önemlidir.

-Kaldı ki, ebced değerleri bakımından bu farklı iki cümle arasındaki rakam sadece 7’dir. Böyle büyük istihraçlarda bu küçük farklardan ötürü bu kadar velvele koparılır mı?


İddia: Buharî’deki Mugira hadisinin meali şöyledir:

"Ümmetinden birtakım insanlar, kendilerine Allah’ın emri (kıyamet) gelinceye kadar galip gelmekte devam edeceklerdir. (Allah’ın emri) onlar galip olduğu hâlde (gelecektir)."

Anlaşılacağı gibi, Said Nursî aynı zamanda hadisi yanlış yorumlamıştır. Çünkü, hadiste bu topluluğun son zamanlarda "gizli ve mağlubiyet içinde vazife-i tenviriyesine devam edeceğine" dair hiçbir ima yoktur. Bilâkis onlar, kıyamete kadar galibiyet hâlinde olacaklardır. Nitekim Müslim’in rivayet ettiği Abdullah b. Amr hadisi konuya açıklık getirmektedir:

Abdullah b. Şemama el-Mehrî dedi ki:

Ben Mesleme b. Muhalled’in yanındaydım. Onun yanına Abdullah b. Amr b. As da vardı. Abdullah dedi ki:

-Kıyamet ancak halkın şerlileri üzerine kopacaktır. Onlar cahiliyet devri ahalisinden daha şerlidirler. Allah’tan herhangi bir şey isterlerse, Allah o dileği aleyhlerine çevirir, reddeder.

Onlar bu konu üzerinde konuşurlarken Ukbe b. Amir geldi. Mesleme ona:

-Ya Ukbe! Dinle bak, Abdullah ne diyor, dedi. Ukbe de şöyle dedi:

-O (Abdullah) daha iyi bilir. Bana gelince, ben Resulullah’tan işittim, şöyle buyurdu:

"Ümmetimden bir topluluk, düşmanlarını kahrederek Allah’ın emri üzerine çarpışmakta devam edeceklerdir. Onlara muhalefet edenler, onlara bir zarar veremeyecektir. Nihayet onlar bu hâlde iken kıyamet kendilerine gelecektir."

Bunun üzerine Abdullah şöyle dedi:

-Evet, öyledir. Sonra Allah; kokusu misk, dokunması ipek gibi olan bir rüzgâr gönderecek. O, kalbinde bir buğday tanesi kadar iman bulunan herkesi öldürecek. Sonra insanların en kötüleri kalacak. İşte kıyamet de onların üzerine kopacaktır.

Said Nursî, hadiste belirtilen topluluğunun Risale-i Nur şakirtleri olduğundan (?) öylesine emindir ki, artık çıkarımlarını Nurculuğun ne kadar devam edeceği üzerine yoğunlaştırmıştır. E, Said Nursî’nin muhtırı durur mu, hemen ihtar eder hadisi...

Cevap: İnsan oğlu gerçekten garip bir varlıktır. Kendi nefsinde tecrübe etmediği bir şeyin başkasında olacağına da inanmak istemez. Aslında bu düşünce, aynı zamanda pozitifist felsefe akımının da bir yansımasıdır. Bu materyalist felsefî akım, kendi laboratuarında olgusuna rastlamadığı bir şeyin var olmadığını söyler.

Bu iddia sahibi de aynı kafadandır. Kendi düşünce dünyasında var olmayan her şey yok olmaya mahkumdur. Hayatında, Kur’an ve sünnetle sabit olan ilhama mazhar olmanın ne demek olduğunu bilmeyen bu eleştirmen zatın, Bediüzzaman gibi ilim ve velayetin zirvesinde olduğu dünya-alem tarafından kabul edilmiş bir zatın “bana ihtar edildi” yani, “Allah tarafından bu bilgi bana ilham edildi, yoksa ben aklımla bunu bilemezdim” şeklindeki –hakikat olduğu kadar- mütevazı ifadesini alaya alacak kadar şımarıklık göstermesi cay-ı dikkattir. Doğrusu bu gibi heriflerin kafası, orta çağ haricilerinden bize bir yadigârdır.

Ayrıca, Bediüzzaman, hadiste geçen bu taifenin yalnız Nur cemaati olduğunu söylemiyor. Dediği şey, Nur hizmetinde bulunanların, tarih boyunca her zaman İslam aleminde İman ve İslam hakikatlerini savunan mücahitlerin şahs-ı menvîsini temsil eden ve her asırda bir halkası var olan büyük bir taifenin bir parçası olduğudur. İşte kendi ifadesi: “…(bu ayet ve bu hadis), remze yakın bir ima ile, Risale-i Nur şakirtlerinin taifesi, o taife-i kübra-yı âzamın âhirlerinde bir hizb-i makbul olacağına işaret eder..”Kastamonu, s.29


İddia:Bu taife, İmam Buharî’ye göre ilim ehlidir. İmam Ali b. el-Medenî, bunların hadisçiler olduğunu söylemiştir.

Ahmed b. Hanbel şöyle demiştir: "Bunlar ehl-i hadis değilse, kimler olacağını bilemiyorum." Kadı Iyâz, İmam Ahmed’in bu sözüyle Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’i, hadis ulemasının mezhebinde olanları kastettiğini söyler. Nevevî de der ki: "İhtimal ki, bu taife muhtelif müminler arasına dağılmıştır. Bazıları cengâver yiğitler, birtakımı fukaha ve hadis uleması, kimisi zahit, kimisi emr-i bilmaruf yapan zevattır. Hepsinin bir yerde toplu bulunması gerekmez. Bilâkis, muhtelif yerlerde bulunurlar."

Cevap: Çocukluğundan beri herkesin ilmine, irfanına hayran kaldığı ve bu sebeple “Bediüzzaman” unvanına layık gördüğü Bediüzzaman gibi bir allame; “Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu bütün dünyaya ispat edeceğim” diyen ve yazdığı Nur –tefsir külliyatıyla bunu gerçekleştiren eşsiz bir müfessir olduğu –bizim yakından tanıdığımız- yüzlerce tefsir alimi tarafından tasdik edilen, sadece Hz. Peygamber(a.s.m)’in mucizeleri konusunda –yanında hiçbir kaynak olmadığı halde, hala hayatta olan onlarca mevsuk zatların şahadetiyle “yüz sayfadan fazla olan 19. Mektup adlı eseri, ezberinden üç-dört gün içerisinde toplam 12 saatte –kaynaklarını da vererek-telif eden”(Mektubat/19. Mektub) büyük bir hadis aliminin “bu mübarek taifeden biri olmasını” hazmetmeyen bir kişinin itirazlarının ilmî bir değeri olabilir mi?

-Mademki, Buharî’nin de tasdikiyle, hadiste geçen bu mücahit taife ehl-i ilimdir, elbette bu asırda Risale-i nur hizmetinde bulunan nur cemaati bu külli müjdenin içerisinde yerini alan bir taifedir. Çünkü, kıyamete kadar, her asırda böyle bir taifenin varlığı kabul edildiğine göre, bu asırda da bunun bir örneğinin olması gerekir. Bu gün bütün dünyada yüz binlerce ehl-i elim, ehl-i kemal tarafından, bu eserler ve bu esere bağlı olanlar “asrın –ilimle cihad eden-manevî mücahidi” olarak kabul edilmiştir. Demek ki, bu taifenin hadiste zikredilen taifelerin bir parçası olmasında bir sakıncanın olması şöyle dursun, hadisin tasdiki adına böyle kabul edilmesinde zorunluluk vardır. Zira, Risale-i Nur hizmetinden daha etkili bir ilmî aktivite gösterilemez.


İddia: Said Nursî’nin, hesap aralarına "Allah’tan başka, hiç kimse gaybı bilmez" anlamına gelen "lâ ya‘lemu’l-gaybe illallâhu" cümlesini koymasının da üzerinde durmak gerekmektedir. Hem bu cümle konulacak, hem de hâlâ kıyamet gibi en gizli gayba muttali olunmaya çalışılacak... Bu, fasıkların büyük günahları bile bile işlerlerken "tövbe, tövbe" demelerini andırmaktadır.

Cevap: Aynı yerde Bediüzzaman’ın: “Bu imalar gerçi birer tevafuk olduğundan delil olmaz ve kuvvetli değil, fakat bana birden ihtar edilmesi bana kanaat verdi. Hem kıyamet vaktini kat’î tarzda kimse bilmez; fakat, böyle imalar ile bir nevi kanaat, bir galib-i ihtimal gelebilir”(Kastamonu, s.28) ifadesini görmezlikten gelen kimsenin durumu, sırf başkalarını aldatmak için körlük numarasını yapan şımarık ve sahtekâr dilencinin durumuna benzer.

Gayb konusunda şu bilgiyi de vermekte fayda vardır; İbn Hacer, "Allah’tan başka, hiç kimse gaybı bilmez" mealindeki ayeti açıklarken, şu görüşlere yer vermiştir:

-Hz. İsa’nın “evlerinizde biriktirdiklerinizi bilirim”, Hz. Yusuf’un rüya gören hapis arkadaşlarına “daha yemek gelmeden size bunun tevilini söylerim” şeklindeki gaybî haberleri ile, velilerin kerametleri ayrı bir özelliğe sahiptir. Bunlar; “Allah bütün gaybı bilir. Fakat gaybına kimseyi vakıf etmez. Ancak bildirmeyi dilediği bir elçiye bildirir”(Cin, 72/26-27) mealindeki ayette yer alan müstesna kimselerdir. Şu kadar fark var ki, peygamberler bu bilgiye vahiy yoluyla, veliler ise, rüya veya ilham yoluyla ulaşırlar” -İbn Hacer; Fethu’l-Barî, 8/514-


İddia: Kıyamet vakti hakkında yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Sana (kıyamet) saat(in)den soruyorlar: Gelip çatması ne zaman diye. De ki: 'Onun bilgisi, ancak Rabbimin yanındadır. Onu tam zamanında açığa çıkaracak olan, yalnız odur. O, göklere de, yere de ağır gelmiştir. O, size ansızın gelecektir.' Sanki sen, onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: 'Onun bilgisi, ancak Allah’ın yanındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.' De ki: 'Ben kendime, Allah’ın dilediğinden başka ne fayda, ne de zarar verme gücüne sahibim. Eğer gaybı bilseydim, elbette çok hayır elde etmek isterdim ve bana hiçbir kötülük dokunmazdı. Oysa ben, inanan kimseler için, ancak bir uyarıcı ve müjdeciyim.'"

"Kıyamet gününün vakti hakkındaki bilgi, şüphesiz Allah katındadır. (...)"

"Kıyamet vakti hakkındaki bilgi Allah’a havale edilir. (...)"

"Kıyamet vakti yaklaştı. Allah’tan başka onun vaktini bilen de yok."

"Sana (kıyamet) saat(in)den soruyorlar: Gelip çatması ne zaman diye: Sen nerede, onun vakti söylemek nerede?!... Onun bilgisi Rabbine aittir. Sen ancak, ondan korkacak olanları uyarıcısın."

"(Kıyamet) saat(i) mutlaka gelecektir. Herkes peşinde koştuğu (hayır veya şer) ile cezalansın (karşılığını alsın) diye neredeyse onu (kendimden) gizleyeceğim."

Resulullah’a kıyamet saati sorulduğunda şöyle buyurmuştur:

"Onu, sorulan sorandan daha iyi bilmiyor."

Böylece Resulullah kendisinin, kıyamet saatini, soran kimseden daha iyi bilmediğini bildirmiştir. Soran kişi bir Arap suretinde gelmişti. Cebrail (a.s.) olduğunu ancak gittikten sonra öğrenmiştir. Kendisine cevap verdiği zaman sadece bir Arabî olduğunu biliyordu. Resulullah onu, bir Araptan daha iyi bilmediğini kendisi söylüyorsa, başkasının onu bildiğini iddia etmesi nasıl caiz olur? Kur'an ve Sünnet, sadece alâmetlerini haber vermiştir. Bunlar da çoktur. Bir kısmı geçti, bir kısmı da henüz gelmedi.

Şatıbî şöyle der:

(...) Yani bunu sormak, faydasız bir soruda bulunmaktır. Çünkü, soran kimsenin onun mutlaka kopacağını bilmesi yeterlidir. Bu yüzdendir ki, Hz. Peygamber Efendimiz, kendisine bunu soran kimseye: "(Vaktini bırak da) onun için ne hazırladın! (Ona bak!)" buyurmuşlar, soru açık olmasına rağmen, o doğrultuda cevap vermek yerine, faydalı olacak bir yöne çekmişlerdir.

Şatıbî şöyle devam eder:

Bu da ortaya koyuyor ki, kıyametle ilgili soruya herhangi bir yükümlülük ortaya çıkmamaktadır (eğer bir hüküm terettüp edecek olsaydı, mutlaka Hz. Peygamber onu bilirdi. Kıyametin bilgisi, rabbanî ilimle ve irfanla yakından ilgili olan Hz. Peygamber’i ilgilendirmediğine göre, başkasını öncelikli olarak ilgilendirmemelidir). Ancak, kıyamet alâmetlerinin çıkması üzerine, ondan ve alâmetleri sayılan işlere düşmekten sakınmak, Allah’a dönmek gibi arzulanan neticeler doğacağı için, onları haber vermişti. Sonra Hz. Peygamber hadisini, Hz. Ömer’e, kendisine insanlara dinlerini öğretmek için Cebrail’in geldiğini ifade ile bitirmiştir. Şu hâlde kıyametin ne zaman kopacağı sorusu karşısında, cevabın bilinmesi dinde gerekli değildir ve Hz. Peygamber bunu ortaya koymuştur. Hâlbuki, mana ve Cebrail’in bu soruyu Hz. Peygamber’e yöneltmesindeki fayda üzerine düşünülmelidir.

Cevap: Yukarıda arz ettiğimiz gibi, Bediüzzaman hazretleri, bu konudaki kanaatini, açıkça ifade etmiştir: “kıyamet vaktini kat’î tarzda kimse bilmez; fakat, böyle imalar ile bir nevi kanaat, bir galib-i ihtimal gelebilir”(Kastamonu, s.28)

Şunu da unutmamak gerekir ki; “Gayb”ı bilmek veya böyle bir iddiada bulunmak demek, yüzde yüz, kesin olarak bilmek veya onu iddia etmek demektir. Bu sebeple, yüzde 99, onda 9 bir bilgiyle de olsa “gaybî bir konu hakkında fikir yürütmek, “gaybı bilme iddiası” anlamını taşımaz.

- Mesela, bir adama “öğle namazının vakti ne zamandır?” diye sorduğunuzda, ondan “12’yi 15 veya 20 geçe olur” diye cevap aldığınızda, bu adamın öğle vakti hakkında kesin bir bilgiye sahip olduğunu söyleyebilir misiniz? Bilakis, onun hakkındaki düşünceniz; “bu adam da bilmiyor” şeklinde olur. Buna başka misaller de verebilirsiniz.

-Şimdi şuna iyi dikkat edelim ki, kıyametin vaktinden bahseden Bediüzzaman hazretlerinin ifadesi aynen şöyledir “Hattâ ye'tiyallahu bi emrihi (şedde sayılır) fıkrası dahi, makam-ı cifrîsi bin beşyüz kırkbeş (1545) olup kâfirlerin başında kıyamet kopmasına îmâ eder”.

-Burada evvela, Bediüzzaman’ın kendi düşüncesinin ürünü olarak, yaptığı bir yorum söz konusu değildir. Bilakis, burada-eskiden beri alimlerin kullandığı- ebced ve cifir hesabıyla sahih olan bir hadis-i şerifin işaretinin-işaret kavramının zayıf bir derecesi olan- “ima” sözcüğüyle yapılan bir yorum vardır. Şu var ki, kendisinin kanaatini pekiştiren o andaki “anî gelen bir ihtar, onu galib-i zan derecesinde bir kanaate sevk etmiştir. Böyle kanaat-i ilmiye ve vicdaniye, dünyanın hiçbir yerinde itiraza uğramaz.

Acaba, yukarıda arzedilen misalde olduğu gibi, bir namaz vaktini beş dakikalık bir farkla tereddüt eden bir kimsenin bu bilgisine kesin nazarıyla bakmadığımız ve aklen- ilmen bakamadığımız halde, kıyametin vaktiyle ilgili -imayla yapılan- bir yorumu “gayba taş atmak” veya “kimsenin gaip bilgisini bilemeyeceği” kuralına aykırı olduğunu iddia etmek nasıl ilmî veya makul bir tez olabilir?

Daha açık ifade edelim ki, Kıyametin yılını bilen- ayını bilmezse-, ayını bilen-haftasını bilmezse-, haftasını bilen,-gününü bilmezse, gününü bilen-saatini bilmezse, yine de gaybı bilmiş olamaz. Bu şu demektir; yaklaşık tahminlerle kıyametin zamanı hakkında konuşulabilir, bunun gaiple bir ilgisi yoktur. Nitekim, bu konuda pek çok alim değişik yorumlar yapmıştır. Hatta Peygamberimiz(a.s.m) değişik hadislerinde kıyametin yaklaşık vaktinden söz etmiştir. Ebu Davud’un yaptığı bir rivayette –özetle-şöyle buyurulmuştur: “Allah bu ümmeti yarım günden(beş yüz yıldan) daha az kalacak şekilde bir acziyete asla düşürmez”(bk. İbn Hacer, Fethu’l-Barî, 8/515).

Niyazi BEKİ (Yrd. Doç. Dr.)

 

            ZİYARETLERİNİZ VE KATKILARINIZ İÇİN ALLAH RAZI OLSUN!! Teşekkür ederiz                           DUYURU: ALANLARINI GÖREMEDİĞİMİZ ARKADAŞLARIN                                  ARKADAŞLIK DAVETLERİNİ KABUL ETMİYORUZ!!                       

请稍候...
很抱歉,您输入的评论太长。请缩短您的评论。
您没有输入任何内容,请重试。
很抱歉,我们当前无法添加您的评论。请稍后重试。
若要添加评论,需要您的家长授予您相应权限。请求权限
您的家长禁用了评论功能。
很抱歉,我们当前无法删除您的评论。请稍后重试。
您已超过了一天之内允许提供的评论数上限。请在 24 小时后重试。
因为我们的系统表明您可能在向其他用户提供垃圾评论,您的帐户已禁用了评论功能。如果您认为我们错误地禁用了您的帐户,请联系 Windows Live 支持部门
完成下面的安全检查,您提供评论的过程才能完成。
您在安全检查中键入的字符必须与图片或音频中的字符一致。
akahmed发表:
Dost dediğin
 Kimi zaman boşluğa düşer insan...
 Karambol dedir karamsar olur...
 Kimi zaman hiç olmadığından daha çok yalnızlık duyar için için...
 'Yuvasından düşen kuş gibi ' ne yapacağını bilemez.
 Ve terk eder kendini atar kader rüzgârlarının meçhule giden kollarına...
 Oysa hayat tesadüfler okyanusudur.
 Hangi ırmağın hangi denize ve hangi denizin seni bu okyanusun hangi 
köşesine taşıyacağı bilinmez.
 Bir bakarsın ki tam dünyanın tüm yükü omuzlarında sandığın bir anda biri 
çıka gelir...
 Duyguların değişir o anda yaşama nasıl bakacağını şaşırırsın...
 Ve O hayatının bir köşesine oturup o okyanusta seninle birlikte akmaya 
başlar...
 Ne yana baksan oradadır. Ağladığında, güldüğünde, efkârlandığında, 
öfkelendiğinde, hep yanındadır.
 Yorulduğunda yaslanacak omuz olur sana çoğu zaman.
 Her şeyine katlanır.
 Kaprislerine, bağırış çağırışlarına aldırmaz. Ayağın gözün kulağın olur 
yeri geldiğinde...
 Aşktan acıdan. Mutluluktan, hastalıktan uyuyamadığın gecelerde yastığındır.
 Bir kumsalda oturup yıldızları sayarken, denize her taş attığında o 
vardır yakamoz pırıltılarında...
 Bir deniz feneri gibi zifiri karanlık ve fırtınalı havalarda sığınacağın 
limanın habercisidir senin için artık bir sevgili, bir kardeş, bir bacı, 
bir ana ve baba gibidir...
 Ve sen farkına varmadan, tarifi imkânsız bir tutkuyla bağlanırsın Ona 
öylesine ki bir gün pılını pırtını toplayıp gitmek istesen bilirsin ki 
ardına düşmüştür, peşindedir.
 Gün gelir kendine bile söylemekten korktuğun sırlarını anlatırsın ona 
seni bir bulmaca gibi saatlerce sıkılmadan çözebilir. Günler sürse de 
dinler seni...
 Seninle güler seninle ağlar...
 Geçmiş acılarını paylaşır hayallerine ortak olur...
 Ve bilirsin, saçını tararken ne yaptığını, buzdolabının kapağını nasıl 
kapatacağını...
 Ve onun özelinde, kimseyi kırmayı düşünemezsin. Buna elin de dilinde 
varmaz. Sonuçta, kendine gelmeye, kendin olamaya başlarsın...
 Coşku ve heyecanla dolar için...
 Aşılması güç, sarp ve yalçın kayaları bir solukta geçebileceğin özgüveni 
duyarsın... Gözlerinde bir pırıltı bir mutluluk vardır. Mavi daha güzel. 
Beyaz Daha masum ve kırmızı daha alımlıdır senin için...
 O da seninleyken umutludur...
 Yanılmazsın söz verdi mi geleceğini bilirsin. Sabah kalktığında ilk ne 
yapacağını öğrenmişsindir. Vazgeçilmesi zor bir alışkanlık olmuştur 
senin için artık...
 Sigaradaki duman gibi.
 Okumak gibi, su içmek yemek yemek gibi...
 Her gün halının altına koyduğun anahtar gibi...
 Dosttur Onun adı...
 Dostluk sana sunduğu...
 Ve sen istesen de silemezsin onu...
 Kopamaz, terk edemezsin...
 Çünkü bir oya gibi işlemiştir çiğlerinin en ücra köşesine kadar, 
alışkanlığın olmuştur.
 Ne mutlu böyle bir DOST bulana...


selam ve dua ile sultan kardeşim
11 月 20 日


”Ey avare yolcu! Yürü; durma, yürü. Bu geçici âlemin zevkleri seni Allah’a kavuşmaktan alıkoymasın. Bu eşsiz manzaraların, bu güzelliklerin hepsi rüya ve hayalden ibarettir.
Ey zavallı ziyaretçi! Yürü; durma, yürü.
Yürü ki, Allah’a kavuşmanın gönüle ferahlık veren tazeliğinde yüceliklere eresin. Yürü; kendi aslına kavuş”

Aşk ile aklın,
iyi ile kötünün,
bilgelik ile cehaletin amansız kavgası…
ve bu kavganın tam orta yerinde bir Âdemoğlu…

A'mâk-ı Hayal
Filibeli Ahmed Hilmi

Her Trajedi , diğer elinde bir hediyeyle gelir…
Ama genellikle acı çekmekle öylesine meşgul oluruz ki ;
Hediyenin farkına bile varmayız!
O da geldiği gibi yitip gider…!

Mevlana der ki :
‘’ Üzülme ! Kaybettiğin her şey başka bir şekle dönüşüp sana geri döner…!‘’

Yüreğinizdeki ümit çiçeği asla solmasın….



Zilhicce, umumi af ve bağışlanma ayıdır

Kamerî ayların 12’ncisi olan Zilhicce ayı, İslâm’ın beş esasından biri olan hac ibadetinin yerine getirildiği umumi af ve bağışlanma ayıdır. İşte bu mübarek ayın yukarıda da ifade ettiğimiz birinden onuna kadar olan zaman dilimi “leyâli-i aşere”, yani on mübarek gecedir. Onuncu gün Kurban Bayramı’nın ilk günüdür.

İşte bu günlerin kıymetini anlatan Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) muhteşem müjdesi:

“Allah'a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce'nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur. O günlerde tutulan her günün orucu bir senelik oruca, her gecesinde kılınan namazlar da Kadir Gecesine denktir.” (Tirmizi: Savm, 52; İbn Mace: Sıyam, 39)

Demek ki, bugünlerde tutulan bir oruç, 360 gün oruca bedel olabilir. Rabbimizin rahmet ve bereketi o kadar coşmaktadır ki, bir günlük oruca bir yıllık oruç sevabı vermektedir. Böyle güzel ve tatlı bir müjdeye ilgisiz kalmak mümkün mü? Bu gecelerin Kadir Gecesine benzetilmesi ise, ayrı bir güzelliktir. Çünkü, Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır ve 83 yıllık ibadete bedeldir.

ALLAH şimdiden tutulacak oruçlarımızı kabul etsin... ALLAH a emanet kalın..





11 月 18 日
aylaayla发表:
::..ES-SELAMU ALEYKÜM..::


..::CUMANIZ MÜBAREK OLSUN::..

Evvelim ALLAH, ahirim ALLAH, kalbimde beytullah Lailahe illALLAH Muhammedün Resullullah. “Eşhedü en lâ ilâhe illALLAH ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûlühü” diyerek çene kapatmak nasip eyle Yarabbi.

ALLAHım şeytanın şerrinden, kabirdeki yılanlardan, çıyanlardan, ölümün dehşetinden, kabirin azabından, sıratın zulmetinden muhafaza eyle ALLAHım.

Ölümün hayırlısını, üç ayların birisini, Yasinin yarısını okurken ölmeyi nasip eyle Yarabbi.
İlahi sen çok affedicisin,
Affetmeyi seversin...
Her kulundan sabırla tövbe beklersin,
Benim günahlarımı affet ya Rabbi, affet! 
-Amin-
9 月 25 日


Esselamu Aleyküm Ey Güzel İnsanlar !


Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise, cehennemden kurtuluş olan, bir Onbir Ayın Sultanı'nı daha uğurluyoruz. Artık gönüllerde bayram esintileri esmeye, ruhlarımızda Ramazan-ı Şerifin sağanak sağanak yağan rahmet çağlayanlarının hazzını derinlemesine duymaya başladık.
Evet bu mübarek ayda tutulan oruçlar, verilen sadakalar, yapılan yardımlar, okunan Kuran-ı Mucüz-ül Beyandan esintiler, Kudret-i Sonsuzun nezdinde öyle büyük mükâfatlara mazhar oldu ki; bu kutlu zaman dilimine ulaşıpta ondan istifade edemeyen gafiller, büyük bir kayıp içine düştüler maalesef.
Bayram, esasen Rabbi Rahimimizin bizleri affettiği gün olacaktır. Büyük alim, ALLAH dostu Alvarlı Efe Hazretleri :

Mevla bizi affede,
Bayram o bayram olur,
Cürm-ü hatalar gide,
Bayram o bayram olur,

Nağmeleriyle, gönül pınarındaki esintileri bizlere aksettiriyor ve cehennemden azat olduğumuz kurtuluş günümüzün bizim esas bayramımız olacağını bizlere hatırlatıyor.
İnanan insan da esasen bu gerçek bayramlara ulaşabilmenin endişesi ve düşüncesi içinde olmalı, her davranışını "büyük buluşma" ya göre ayarlamalıdır.


Rabbim Ramazan Bayramınızı mübarek eylesin.

Bayram İslam Alemi namına hayırlara vesile olur inşaALLAH..

Rabbim mazlum kardeşlerimizi zalimlerin zulmünden
kurtarsın.

Ümmet-i Muhammed arasındaki ayrılıkları birliğe çevirsin.

Küffara karşı sesimizi gür, kılıcımızı keskin,

yöneticilerimizi de Hakk ile hükmedenlerden eylesin inşaALLAH...

Siz Değerli, Kıymetli Gönül Dostların ve de Tüm inananların Ramazan Bayramını en içten dileklerimle tebrik eder, Rabbimizin bizi affettiği gerçek bayramlarda buluşmayı temenni ederim.

ALLAH(c.c.)'a emanet olun.








-Allahü Teâlâ buyuruyor ki:

“Ey iman edenler! Eğer siz ALLAH’ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı kaydırmaz.”

(Muhammed Sûresi 7.Âyet)

Sadakallah u-l Azim  / ALLAH doğru söyledi

***

"Güzellik bakan gözde, gözü baktıran kalpte, kalbi veren Rabb'te..."

***

Edebten Melekler Nurlandı, Edebsizlikten Şeytan Huzurdan Kovuldu.

***



Ey gönül! Lâle gibi ol ki, hâlinden sadece"Yâr"haberdâr olsun.
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem.
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım.
9 月 19 日
akiko发表:
 
 Image and video hosting by TinyPic
slm iyi gunler ark nasilsin hafta sonun ok guzel gecer ins byyyOpen mond
9 月 5 日
作者 
作者 
作者 
作者 
作者 

视频

http://www.dailymotion.com/video/x789rn_mahsun-kirmizigl-bizden-degildir_music
 
Mahsun Kirmizigül - Bizden Degildir
Yükleyen goldrausch

视频

. 

视频

http://www.dailymotion.com/video/x2ompa_mesut-kurtis-burdah_music
 
Mesut Kurtis -- Burdah
Yükleyen bryan760

视频

http://www.dailymotion.com/video/x1bz0p_dursun-ali-erzincanli-bedir_music
 
Dursun Ali Erzincanli Bedir
Yükleyen haci_26

视频

http://www.nurtube.com/view/537/mehmet-beydemiryreimdeki-tarifi-mkansz-dosta/

视频

http://www.metacafe.com/watch/1182081/mustafa_cihad_gul_sultan_hz_muhammed/ 
Mustafa Cihad Gul Sultan Hz. Muhammed - The best video clips are right here

视频

 
http://www.dailymotion.com/video/x5w96k_yatam-toprak-nurforumorg_music">yataÄ?ım toprak (nurforum.org)
Yükleyen Hadd_ve_Hesab

视频

http://video.eksenim.mynet.com/nurudilara73/Cam_Dagi_Turkusu_Erkan_Mutlu/204488/ 

视频

http://habervakti.smartvideochannel.com/media/PlayVideo.aspx?cid=C69D5200F10C4E90952B16B30477FDB2
 
Replay video | Share video | Watch more videos