|
|
10月21日
 Kabir kapısında ve seksen küsur yaşında, birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir biçare garip ihtiyar der ki: Size iki hakikati beyan ediyorum: Evvelâ: Sizlerin Pakistan ve Irak'la gayet muvaffakiyetkârâne ittifakını, bu millete kemâl-i samimiyetle, sürûr ve ferah ile kazanmanızı bütün ruh-u canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı, inşaallah 400 milyon İslâmın sulh-u umumiyesine ve selâmet-i âmmenin teminine kat'î bir mukaddeme olarak ruhumda hissettim. Ve namaz tesbihatındaki kuvvetli bir ihtar ile bunu size yazmaya mecbur kaldım. Otuz kırk seneden beri dünyayı ve siyaseti terk ettiğim halde, şiddetli bir alâka ile bu ihtar-ı kalbînin sebebi: Elli seneden beri imanı kurtarmak için gayet kısa bir yolu bulan ve Kur'ân'ın bu zamanda bir mucize-i mâneviyesi olan Risale-i Nur'un Arabistan ve Pakistan'da her yerden daha ziyade tesiratı olduğu ve makbul olması, hattâ aldığımız habere göre, mahkemece tesbit edilen miktarın üç misli Risale-i Nur'un talebelerinin o havalide bulunmalarıdır. Bu sır için âhir hayatımda kabir kapısında bu netice-i azîmeyi görmek ve beyan etmeye ruhen mecbur oldum. Saniyen: Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlike verdiği ve hürriyetin başında "kulüpler" suretinde büyük zararı görülmesi ve Birinci Harb-i Umumîde yine ırkçılığın istimaliyle mübarek kardeş Arapların mücahid Türklere karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet-i İslâmiyeye karşı istimal edilebilir ve istirahat-i umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeye çalıştıklarına emareler görünüyor. Halbuki, menfî hareketle başkasının zararıyla beslenmek ırkçılığın seciye-i fıtrîsi olduğu halde, evvelâ başta Türk milleti dünyanın her tarafında Müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle mezc olmuş, kabil-i tefrik değil. Türk, Müslüman demektir. Hattâ Müslüman olmayan kısmı, Türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Araplarda da Araplık ve Arap milliyeti İslâmiyetle mezcolmuş ve olmak lâzımdır. Hakikî milliyetleri İslâmiyettir. O kâfidir. Irkçılık, bütün bütün bir tehlike-i azîmdir. Sizin bu defaki Irak ve Pakistan'la pek kıymettar ittifakınız, inşaallah bu tehlikeli ırkçılığın zararını def edecek ve dört beş milyon ırkçıların yerine, 400 milyon kardeş Müslümanları ve 800 milyon sulh ve müsalemet-i umumiyeye şiddetle muhtaç Hıristiyan ve sâir dinler sahiplerinin dostluklarını bu vatan milletine kazandırmaya tam bir vesile olacağına ruhuma kanaat geldiğinden, size beyan ediyorum. Salisen: Altmış beş sene evvel bir vali bana bir gazete okudu. Bir dinsiz müstemlekât nâzırı Kur'ân'ı elinde tutup konferans vermiş. Demiş ki: "Bu İslâmların elinde kaldıkça, biz onlara hakikî hâkim olamayız, tahakkümümüz altında tutamayız. Ya Kur'ân'ı sukut ettirmeliyiz veyahut Müslümanları ondan soğutmalıyız." İşte bu iki fikirle, dehşetli ifsat komitesi bu biçare fedakâr, mâsum, hamiyetkâr millete zarar vermeye çalışmışlar. Ben de, altmış beş sene evvel bu cereyana karşı, Kur'ân-ı Hakîm'den istimdat eyledim. Hakikate karşı kısa bir yol ve bir de pek büyük bir "Dârülfünun-u İslâmiye" tasavvuru ile, altmış beş senedir, âhiretimizi kurtarmak ve onun bir faydası olarak hayat-ı dünyeviyemizi de istibdad-ı mutlaktan ve dalâletin helâketinden kurtarmaya ve akvam-ı İslâmiyenin mâbeynindeki uhuvvetini inkişaf ettirmeye iki vesileyi bulduk. Birinci vesilesi: Risale-i Nur'dur ki, uhuvvet-i imaniyenin inkişafına kuvvet-i İmân ile hizmet ettiğine kat'î delil, emsalsiz bir mazlumiyet ve âcizlik hâletinde telif edilmesi ve şimdi âlem-i İslâmın ekseri yerlerinde ve Avrupa ve Amerika'ya da tesirini göstermesi ve ihtilâlcilere ve dinsiz felsefeye ve otuz seneden beri dehşetli bir surette maddiyun ve tabiiyun gibi dinsizlik fikrine karşı galebe çalması ve hiçbir mahkeme ve ehl-i vukuf dahi onları cerh edememesidir. İnşaallah bir zaman da, sizin gibi uhuvvet-i İslâmiyenin anahtarını bulan zatlar, bu mucize-i Kur'âniyenin cilvesini âlem-i İslâma işittireceksiniz. İkinci vesilesi: Altmış beş sene evvel Câmiü'l-Ezhere gitmek istiyordum. Âlem-i İslâmın medresesidir diye, ben de o mübarek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenab-ı Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki: Câmiü'l-Ezher Afrika'da bir medrese-i umumiye olduğu gibi, Asya Afrika'dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir darülfünun, bir İslâm üniversitesi Asya'da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ: Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan'daki milletleri, menfi ırkçılık ifsat etmesin. Hakikî, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile "Mü'minler kardeştirler." (Hucurât Sûresi: 49:10.) Kur'ân'ın bir kanun-u esasîsinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünunu ile ulûm-u diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakaikiyle tam musalâha etsin. Ve Anadolu'daki ehl-i mektep ve ehl-i medrese birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye, vilâyât-ı şarkiyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan'ın ortasında, Medresetü'z-Zehra mânâsında, Câmiü'l-Ezher üslûbunda bir darülfünun, hem mektep, hem medrese olarak bir üniversite için, tam elli beş senedir Risale-i Nur'un hakaikine çalıştığım gibi ona da çalışmışım. En evvel bunun kıymetini (Allah rahmet etsin) Sultan Reşad takdir edip yalnız binasını yapmak için 20 bin altın lira verdiği gibi, sonra ben eski Harb-i Umumîdeki esaretimden döndüğüm vakit, Ankara'da mevcut 200 meb'ustan 163 meb'usun imzası ile 150 bin lira, o zaman paranın kıymetli vaktinde, aynı o üniversite için vermeyi kabul ve imza ettiler. Mustafa Kemal de içinde idi. Demek, şimdiki para ile beş milyon liraya yakın bir tahsisat vermekle, tâ o zamanda böyle kıymetdar bir üniversitenin tesisine herşeyden ziyade ehemmiyet verdiler. Hattâ dinde çok lâkayt ve garplılaşmak ve an'anattan tecerrüd etmek taraftarı bulunan bir kısım meb'uslar dahi onu imza ettiler. Yalnız onlardan ikisi dediler ki: "Biz şimdi ulûm-u an'ane ve ulûm-u diniyeden ziyade garplılaşmaya ve medeniyete muhtacız." Ben de cevaben dedim: Siz, farz-ı muhal olarak, hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da, ekser enbiyanın Asya'da, şarkta zuhuru ve ekser hükemanın ve filozofların garpta gelmelerinin delâletiyle Asya'yı hakikî terakki ettirecek, fen ve felsefenin tesiratından ziyade hiss-i dinî olduğu halde, bu fıtrî kanunu nazara almayarak garplılaşmak namıyla an'ane-i İslâmiyeyi bıraksanız ve lâdinî bir esas yapsanız dahi, dört beş büyük milletlerin merkezinde olan vilâyat-ı şarkiyede millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyetin hakaikine kat'iyen tarafdar olmak, size lâzım ve elzemdir. Binler misallerinden bir küçük misal size söyleyeceğim:  Ben Van'da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki: "Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?" dedim. Dedi: "Ben Müslüman bir Türkü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar." Bir zaman geçti, (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul'da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksülâmel ile o da Kürtçülük damarıyla başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: "Ben şimdi gayet fâsık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürdü salih bir Türke tercih ediyorum." Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki, Türkler bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur. Ey sual soran meb'uslar! Şarkta beş milyona yakın Kürt var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hintliler var. Yetmiş milyon Arap var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van'daki medreseden aldığı ders-i dinî mi daha lâzım? Veyahut o milletleri karıştıracak ve ırktaşlarından başka düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiyeyi tanımayan, sırf ulûm-u felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hali mi daha iyidir? Sizden soruyorum. İşte bu cevabımdan sonra, an'ane aleyhinde ve her cihetle garplılaşmak fikrini taşıyanlar, kalktılar, imza ettiler. İsimlerini söylemeyeceğim. Allah kusurlarını affetsin; şimdi vefat etmişler. Rabian: Mâdem Reisicumhur gayet mühim mesâil-i siyasiye içinde Şark Üniversitesini en ehemmiyetli bir mesele yapıp hattâ harika bir tarzda altmış milyon liranın o üniversiteye sarfı için bir kanun çıkarmak derecesinde fevkalâde bir hizmetle medresenin medâr-ı iftiharı ve kendisine büyük bir şeref verdiren bu medrese-i İslâmiyeye, eski hocalık hissiyatıyla başlaması, bütün şark hocalarını minnettar etmiş. Ve şimdi orta şarkta sulh-u umumînin temel taşı ve birinci kalesi olan bu üniversiteyi yine mesâil-i azîme-yi siyasiye içinde yeniden nazara alması, elbette bu vatan, bu devlete, bu millete bu azîm, faydalı hizmeti netice verecek. Ulûm-u diniye o üniversitede esas olacak. Çünkü hariçteki kuvvet tahribatı mânevîdir, imansızlıkladır. O mânevî tahribata karşı atom bombası, ancak mânevî cihetinde mâneviyattan kuvvet alıp o tahribatı durdurabilir. Mâdem elli beş sene bu meseleye bütün hayatını sarf etmiş ve bütün dekaikiyle ve neticeleriyle tetkik etmiş bir adamın bu meselede reyini almak ve fikrini sormak lâzım gelirken, Amerika'da, Avrupa'da bu meseleye dair istişareye kendinizi mecbur bildiğinizden, elbette benim de bu meselede söz söylemeye hakkım var. Hamiyetkâr olan bütün bir millet namına sizden bekliyoruz. (Emirdağ Lâhikası, Reis-i Cumhura Ve Başvekile) Bediüzzaman Said Nursî EMİRDAĞ LAHİKASI  10月12日 ----------------  Konu: Mi’racın Semeratı ve Faydası Nedir? Elcevab: Şu şecere-i tûbâ-i maneviye olan Mi’racın beşyüzden fazla meyvelerinden nümune olarak yalnız beş tanesini zikredeceğiz. Birinci Meyve: Erkân-ı imaniyenin hakaikını göz ile görüp, melaikeyi, Cennet’i, âhireti, hattâ Zât-ı Zülcelal’i göz ile müşahede etmek; kâinata ve beşere öyle bir hazine ve bir nur, ezelî ve ebedî bir hediye getirmiştir ki: Şu kâinatı, perişan ve fâni ve karmakarışık bir vaziyet-i mevhumeden çıkarıp, o nur ve o meyve ile, o kâinatı kudsî mektubat-ı Samedaniye, güzel âyine-i cemal-i Zât-ı Ehadiye vaziyeti olan hakikatını göstermiş. Kâinatı ve bütün zîşuuru sevindirip mesrur etmiş. Hem o nur ve o meyve ile beşeri müşevveş, perişan, âciz, fakir, hacatı hadsiz, a’dası nihayetsiz ve fâni, bekasız bir vaziyet-i dalaletkâraneden o insanı o nur, o meyve-i kudsiye ile ahsen-i takvimde bir mu’cize-i kudret-i Samedaniyesi ve mektubat-ı Samedaniyenin bir nüsha-i câmiası ve Sultan-ı Ezel ve Ebed’in bir muhatabı, bir abd-i hassı, kemalâtının istihsancısı, halili ve cemalinin hayretkârı, habibi ve Cennet-i bâkiyesine namzed bir misafir-i azizi suret-i hakikîsinde göstermiş. İnsan olan bütün insanlara, nihayetsiz bir sürur, hadsiz bir şevk vermiştir. İkinci Meyve: Sâni’-i Mevcudat ve Sahib-i Kâinat ve Rabb-ül Âlemîn olan Hâkim-i Ezel ve Ebed’in marziyat-ı Rabbaniyesi olan İslâmiyet’in -başta namaz olarak- esasatını, cin ve inse hediye getirmiştir ki; o marziyatı anlamak, o kadar merak-aver ve saadet-averdir ki, tarif edilmez. Çünki herkes, büyükçe bir veliyy-i nimet, yahut muhsin bir padişahının uzaktan arzularını anlamağa ne kadar arzukeş ve anlasa ne kadar memnun olur. Temenni eder ki: “Keşki bir vasıta-i muhabere olsa idi doğrudan doğruya o zât ile konuşsa idim. Benden ne istiyor, anlasa idim. Benden onun hoşuna gideni bilse idim.” der. Acaba bütün mevcudat kabza-i tasarrufunda ve bütün mevcudattaki cemal ve kemalât, onun cemal ve kemaline nisbeten zayıf bir gölge ve her anda nihayetsiz cihetlerle ona muhtaç ve nihayetsiz ihsanlarına mazhar olan beşer, ne derece onun marziyatını ve arzularını anlamak hususunda hâhişger ve merak-aver olması lâzım olduğunu anlarsın. İşte Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) yetmiş bin perde arkasında o Sultan-ı Ezel ve Ebed’in marziyatını doğrudan doğruya Mi’rac semeresi olarak hakkalyakîn işitip, getirip beşere hediye etmiştir. Evet beşer, Kamer’deki hali anlamak için ne kadar merak eder ki: Biri gidip, dönüp haber verse. Hem ne kadar fedakârlık gösterir. Eğer anlasa, ne kadar hayret ve meraka düşer. Halbuki Kamer, öyle bir Mâlik-ül Mülk’ün memleketinde geziyor ki: Kamer, bir sinek gibi Küre-i Arz’ın etrafında pervaz eder. Küre-i Arz, pervane gibi Şems’in etrafında uçar. Şems, binler lâmbalar içinde bir lâmbadır ki; o Mâlik-ül Mülk-ü Zülcelal’in bir misafirhanesinde mumdarlık eder. İşte Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) öyle bir Zât-ı Zülcelal’in şuunatını ve acaib-i san’atını ve âlem-i bekada hazain-i rahmetini görmüş, gelmiş, beşere söylemiş. İşte beşer, bu zâtı kemal-i merak ve hayret ve muhabbetle dinlemezse, ne kadar hilaf-ı akıl ve hikmetle hareket ettiğini anlarsın.  Üçüncü Meyve: Saadet-i ebediyenin definesini görüp, anahtarını alıp getirmiş; cin ve inse hediye etmiştir. Evet Mi’rac vasıtasıyla ve kendi gözüyle Cennet’i görmüş ve Rahman-ı Zülcemal’in rahmetinin bâki cilvelerini müşahede etmiş ve saadet-i ebediyeyi kat’iyyen hakkalyakîn anlamış, saadet-i ebediyenin vücudunun müjdesini cin ve inse hediye etmiştir ki: Bîçare cin ve ins, kararsız bir dünyada ve zelzele-i zeval ve firak içindeki mevcudatı, seyl-i zaman ve harekât-ı zerrat ile adem ve firak-ı ebedî denizine döküldüğü olan vaziyet-i mevhume-i canhıraşanede oldukları hengâmda; şöyle bir müjde, ne kadar kıymetdar olduğu ve i’dam-ı ebedî ile kendilerini mahkûm zanneden fâni cin ve insin kulağında öyle bir müjde, ne kadar saadet-aver olduğu tarif edilmez. Bir adama, i’dam edileceği anda, onun afvıyla kurb-u şahanede bir saray verilse, ne kadar sürura sebebdir. Bütün cin ve ins adedince böyle sürurları topla, sonra bu müjdeye kıymet ver. Dördüncü Meyve: Rü’yet-i cemalullah meyvesini kendi aldığı gibi, o meyvenin her mü’mine dahi mümkün olduğunu, cin ve inse hediye getirmiştir ki, o meyve, ne derece leziz ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu bununla kıyas edebilirsin. Yani: Her kalb sahibi bir insan; zîcemal, zîkemal, zîihsan bir zâtı sever. Ve o sevmek dahi, cemal ve kemal ve ihsanın derecatına nisbeten tezayüd eder, perestiş derecesine gelir, canını feda eder derecede muhabbet bağlar. Yalnız bir defa görmesine, dünyasını feda etmek derecesine çıkar. Halbuki bütün mevcudattaki cemal ve kemal ve ihsan, onun cemal ve kemal ve ihsanına nisbeten; küçük birkaç lemaatın, güneşe nisbeti gibi de olmaz. Demek nihayetsiz bir muhabbete lâyık ve nihayetsiz rü’yete ve nihayetsiz bir iştiyaka elyak bir Zât-ı Zülcelali Velkemal’in saadet-i ebediyede rü’yetine muvaffak olması, ne kadar saadet-aver ve medar-ı sürur ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu insan isen anlarsın. Beşinci Meyve: İnsan kâinatın kıymetdar bir meyvesi ve Sâni’-i Kâinat’ın nazdar sevgilisi olduğu, Mi’rac ile anlaşılmış ve o meyveyi cin ve inse getirmiştir. Küçük bir mahluk, zayıf bir hayvan ve âciz bir zîşuur olan insanı, o meyve ile o kadar yüksek bir makama çıkarır ki: Kâinatın bütün mevcudatı üstünde bir makam-ı fahr veriyor. Ve öyle bir sevinç ve sürur-u mes’udiyetkârane veriyor ki, tasvir edilmez. Çünki âdi bir nefere denilse: “Sen müşir oldun.” Ne kadar memnun olur. Halbuki fâni, âciz bir hayvan-ı nâtık, zeval ve firak sillesini daima yiyen bîçare insana, birden ebedî, bâki bir Cennet’te, Rahîm ve Kerim bir Rahman’ın rahmetinde ve hayal sür’atinde, ruhun vüs’atinde, aklın cevelanında, kalbin bütün arzularında, mülk ve melekûtunda tenezzühe, seyerana ve cevelana muvaffak olduğun gibi, saadet-i ebediyede rü’yet-i cemaline de muvaffak olursun denildiği vakit, insaniyeti sukut etmemiş bir insan, ne kadar derin ve ciddî bir sevinç ve süruru kalbinde hissedeceğini tahayyül edebilirsin. Şimdi, makam-ı istima’da olan zâta deriz ki: İlhad gömleğini yırt, at. Mü’min kulağını geçir ve müslim gözlerini tak. Sana iki küçük temsil ile bir-iki meyvenin derece-i kıymetini göstereceğiz. Meselâ: Senin ile biz beraber bir memlekette bulunuyoruz. Görüyoruz ki; herşey bize ve birbirine düşman ve bize yabancı.. her taraf müdhiş cenazelerle dolu.. işitilen sesler yetimlerin ağlayışı, mazlumların vaveylâsıdır. İşte biz, şöyle bir vaziyette olduğumuz vakitte; biri gitse, o memleketin padişahından bir müjde getirse, o müjde ile, bize yabancı olanlar ahbab şekline girse.. düşman gördüğümüz kimseler, kardeşler suretine dönse.. o müdhiş cenazeler, huşu ve huzûda, zikir ve tesbihte birer ibadetkâr şeklinde görünse.. o yetimane ağlayışlar, senakârane “yaşasın”lar hükmüne girse.. ve o ölümler ve o soymaklar, garatlar terhisat suretine dönse.. kendi sürurumuz ile beraber, herkesin süruruna müşterek olsak; o müjde ne kadar mesrurane olduğunu elbette anlarsın. İşte Mi’rac-ı Ahmediye’nin (A.S.M.) bir meyvesi olan nur-u imandan evvel, şu kâinatın mevcudatı, nazar-ı dalaletle bakıldığı vakit; yabancı, muzır, müz’iç, muvahhiş ve dağ gibi cirmler birer müdhiş cenaze, ecel herkesin başını kesip adem-âbâd kuyusuna atar. Bütün sadâlar, firak ve zevalden gelen vaveylâlar olduğu halde, dalaletin öyle tasvir ettiği hengâmda; meyve-i Mi’rac olan hakaik-i erkân-ı imaniye nasıl mevcudatı sana kardeş, dost ve Sâni’-i Zülcelal’ine zâkir ve müsebbih; ve mevt ve zeval, bir nevi terhis ve vazifeden âzad etmek; ve sadâlar, birer tesbihat hakikatında olduğunu sana gösterir. Bu hakikatı tamam görmek istersen, İkinci ve Sekizinci Sözlere bak.  İkinci Temsil: Senin ile biz, sahra-yı kebir gibi bir mevkideyiz. Kum denizi fırtınasında, gece o kadar karanlık olduğundan, elimizi bile göremiyoruz. Kimsesiz, hâmisiz, aç ve susuz, me’yus ve ümidsiz bir vaziyette olduğumuz dakikada, birden bir zât, o karanlık perdesinden geçip; sonra gelip, bir otomobil hediye getirse ve bizi bindirse, birden cennet-misal bir yerde istikbalimiz temin edilmiş, gayet merhametkâr bir hâmimiz bulunmuş, yiyecek ve içecek ihzar edilmiş bir yerde bizi koysa; ne kadar memnun oluruz, bilirsin. İşte o sahra-yı kebir, bu dünya yüzüdür. O kum denizi, bu hâdisat içinde harekât-ı zerrat ve seyl-i zaman tahrikiyle çalkanan mevcudat ve bîçare insandır. Her insan, endişesiyle kalbi dağdar olan istikbali; müdhiş zulümat içinde, nazar-ı dalaletle görüyor. Feryadını işittirecek kimseyi bilmiyor. Nihayetsiz aç, nihayetsiz susuzdur. İşte semere-i Mi’rac olan marziyat-ı İlahiye ile şu dünya, gayet kerim bir zâtın misafirhanesi, insanlar dahi onun misafirleri, memurları, istikbal dahi cennet gibi güzel, rahmet gibi şirin ve saadet-i ebediye gibi parlak göründüğü vakit; ne kadar hoş, güzel, şirin bir meyve olduğunu anlarsın.  10月8日  İkinci Söz بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ 1İMANDA ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle: Bir vakit iki adam hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin talihsiz bir tarafa, diğeri hüdâbin bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler. Hodbin adam hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbin olduğundan, bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. Bakar ki, her yerde âciz bîçâreler, zorba müthiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vâveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazin, elîm bir hali görür. Bütün memleket bir matemhane-i umumî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünkü herkes ona düşman ve ecnebî görünüyor. Ve ortalıkta dahi müthiş cenazeleri ve meyusâne ağlayan yetimleri görür. Vicdanı azap içinde kalır. Diğeri hüdâbin, hüdâperest ve hakendiş, güzel ahlâklı idi ki, nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor: her tarafta bir sürur, bir şehrâyin, bir cezbe ve neş’e içinde zikirhaneler... Herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisât-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurâne ahz-ı asker için bir davul, bir musiki sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum halkın elemiyle müteellim olmasına bedel, şu bahtiyar, hem kendi, hem umum halkın süruruyla mesrur ve müferrah olur. Hem güzelce bir ticaret eline geçer, Allah’a şükreder. Sonra döner, öteki adama rast gelir. Halini anlar. Ona der:“Yahu, sen divane olmuşsun. Batnındaki çirkinlikler zahirine aksetmiş olmalı ki, gülmeyi ağlamak, terhisâtı soymak ve talan etmek tevehhüm etmişsin. Aklını başına al, kalbini temizle ta şu musibetli perde senin nazarından kalksın, hakikati görebilesin. Zira nihayet derecede âdil, merhametkâr, raiyetperver, muktedir, intizam perver, müşfik bir melikin memleketi, hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkiyat ve kemâlât gösteren bir memleket, senin vehminin gösterdiği surette olamaz.” Sonra o bedbahtın aklı başına gelir, nedamet eder. “Evet, ben işretten divane olmuştum. Allah senden razı olsun ki cehennemî bir haletten beni kurtardın” der. Ey nefsim! Bil ki, evvelki adam, kâfirdir. Veya fâsık, gafildir. Şu dünya, onun nazarında bir matemhane-i umumiyedir. Bütün zîhayat, firak ve zevâl sillesiyle ağlayan yetimlerdir. Hayvan ve insan ise, ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozuklardır. Dağlar ve denizler gibi büyük mevcudat, ruhsuz, müthiş cenazeler hükmündedirler. Daha bunun gibi çok elîm, ezici, dehşetli evham, küfründen ve dalâletinden neş’et edip onu mânen tâzip eder. Diğer adam ise, mü’mindir. Cenâb-ı Hâlıkı tanır, tasdik eder. Onun nazarında şu dünya bir zikirhane-i Rahmân, bir talimgâh-ı beşer ve hayvan, ve bir meydan-ı imtihan-ı ins ü cândır. Bütün vefiyât-ı hayvaniye ve insaniye ise, terhisattır. Vazife-i hayatını bitirenler, bu dâr-ı fâniden, mânen mesrurâne, dağdağasız diğer bir âleme giderler ta yeni vazifedarlara yer açılsın, gelip çalışsınlar. Bütün tevellüdât-ı hayvaniye ve insaniye ise, ahz-ı askere, silâh altına, vazife başına gelmektir. Bütün zîhayat, birer muvazzaf mesrur asker, birer müstakim memnun memurlardır. Bütün sadâlar ise, ya vazife başlamasındaki zikir ve tesbih ve paydostan gelen şükür ve tefrih veya işlemek neş’esinden neş’et eden nağamattır. Bütün mevcudat, o mü’minin nazarında, Seyyid-i Kerîminin ve Mâlik-i Rahîminin birer mûnis hizmetkârı, birer dost memuru, birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok lâtif, ulvî ve leziz, tatlı hakikatler, imanından tecellî eder, tezahür eder. Demek iman bir mânevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise mânevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.Demek selâmet ve emniyet yalnız İslâmiyette ve imandadır. Öyle ise biz dai¬ma “Elhamdü lillâhi alâ dini’l-İslâm ve kemâli’l-îman” 1 demeliyiz.
9月3日
Oruç, bir kelime-i tevhiddir.
 "Lâ" çekeriz varlığa, oruca niyetimizle. "Yok..." deriz her halimizle. "Kimseden fayda yok." "Paramızın geçerliliği yok." "Sahip olduklarımızdan çare yok." Bir kuru ekmeği bile geçiremiyoruz boğazımızdan. Bir yudum suyu değdiremiyoruz dudağımıza. Dudağımızı dilimizi çekiyoruz tatlardan. Elimizi eteğimizi çekiyoruz varlıktan. Alıştığımız dayanaklar devriliyor niyetimizin rüzgârında. Haz sığınaklarımızı sel alıyor susuzluğumuzun yatağında. Acz ve fakrın yatağında yeniden yoğruluyor ben?imiz. Kibrin tortularını atıyoruz iftara değin. Billur bir durulmuşlukla varıyoruz Rahman?ın sofrasına. Çareler çaresizleşiyor. Hazlar tadını yitiriyor. Doymalar aç susuz kalıyor gün boyu. Etrafımıza bilerek ördüğümüz parmaklıklar kırılıyor. Cismimizi emen yapışkan kuyulardan kurtuluyoruz. Çıplak kalıyoruz rahmet yağmurunun altında. Biz ve eşya arasında bir uçurum açılır. Ancak Rahman'ın kapatabildiği. Dudağımızla bütün sular arasına şeffaf bir duvar örülür. Ancak Rahman'ın kapı eylediği. Kendimize yetmek için ayağımızın altına döşediğimiz buzlar kırılır. Vazgeçeriz varlık iddiamızdan. Geri çekeriz sahiplik davamızı. Kendimizi sonsuz bir şefkatin eşiğinde beklerken buluruz. Acınacak halimizi seyrederiz orucun aynasında. "Lâ" çekeriz cümle "ilâhe"lere... "Lâ ilahe..." "Yok ilah..." deriz kuruyan dillerimizle. "illâ Allah." Doyuran başkası değil; illâ Allah... Susuzluğumuzu kandıran başkaları değil; bir Allah. Ekmeğe değil Allah?a acıkırız. Ekmeklerin hepsi O'ndan. Suyla değil Allah?la kanmayı öğreniriz orucun rahlesinde. Serinliklerin cümlesi O'nun katında. Yüz döneriz doymalardan. Ümit keseriz eşyanın yüzünden. Allah'la kalırız oruçta. Elimizi çekeriz nefsimizin üzerinden. Çokluklardan sıyrılır kalbimiz. Allah'a kalırız. Kimsenin görmediği köşelerde, kimselerin ayıplamadığı meydanlarda Allah'tan utanmayı öğreniriz. Allah'a göründüğümüzü görürüz yeni baştan. Allah'ı görürüz. Kimseler yetişmez susuzluğumuza. Allah?tan alırız. Hiçbir şey giremez oruçla aramıza. Allah'a veririz. Sessiz ve sözsüz bir kelime-i tevhidi yürütür can dudağımıza oruç: "Lâ ilahe ilallah." 7月25日
Bediüzzaman'ın kıyamet vakti hakkındaki tahminlerinin, gayba müdahele olarak algılanması cihetinde gelen iddialar ve cevapları 
İddia:

Ramazan-ı Şerif’te onuncu günün ikinci saatinde birden bu Hadîs-i Şerif hatırıma geldi. Belki, Risale-i Nur şâkirdlerinin tâifesi ne kadar devam edeceğini düşündüğüme binaen ihtar edildi.
Lâ tezâlü tāifetun min ümmetî (şedde sayılır, tenvin sayılmaz) fıkrasının makam-ı cifrisi bin beşyüz kırkiki ederek, nihayet-i devamına ima eder.
Lâ ya’lemu’l-gaybe illallâhu
Zâhirîne ‘ale’l-Hakkı (şedde sayılır) fıkrası dahi, makam-ı cifrîsi bin beşyüz altı (1506) edip, bu tarihe kadar zâhir ve âşikârane, belki galibane; sonra tâ kırkikiye (42) kadar, gizli ve mağlubiyet içinde vazife-i tenviriyesine devam edeceğine remze yakın îma eder.
Ve’l-ilmu indallahi lâ ya’lemu’l-gaybe illallâhu
Hattâ ye'tiyallahu bu emrihi (şedde sayılır) fıkrası dahi, makam-ı cifrîsi bin beşyüz kırkbeş (1545) olup kâfirlerin başında kıyamet kopmasına îmâ eder.
Lâ ya’lemu’l-gaybe illallâhu
Cây-ı dikkat ve hayrettir ki; üç fıkra bil'ittifak bin beşyüz (1500) tarihini göstermeleriyle beraber, tam tamına mânidar, mâkul ve hikmetli bir surette bin beşyüz altıdan (1506) ta kırkbeşe (1545) kadar üç inkılâb-ı azîmin ayrı zamanlarına tetabuk ve tevafuklarıdır. Bu îmalar gerçi yalnız bir tevafuk olduğundan delil olmaz ve kuvvetli değil, fakat birden ihtar edilmesi bana kanaat verdi. Hem kıyametin vaktini kat'î tarzda kimse bilmez; fakat, böyle îmalar ile bir nevi kanaat bir gâlip ihtimal gelebilir. (...)
Hadis değişik lâfızlarla ve senetlerle tahriç edilmiştir:
Mugira b. Şu’be (r.a.)’den; Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle burmuştur:

Yine Mugira’dan;

Yine Mugira’dan;

Sevban (r.a.)’dan;

Cabir b. Abdullah (r.a.)’tan;

Cabir b. Semura (r.a.)’dan;

Muaviye b. Ebu Süfyan (r.a.)’dan;

Hemen aynı mealde değişik lâfızlarla yapılan bu rivayetlerin hepsi de sahihtir. Said Nursî’nin söz konusu hadisten çıkarsamalarının batıllığını ortaya koymak için, bu rivayet farklılıkları yeterlidir. Kelime değişiklikleri bir yana, hadisin başındaki "lâ tezâlu" ile "lâ yezâlu"daki bir harf değişikliği bile kıyametin vaktini 390 yıl etkilemektedir! Çünkü, ebcedde "ta"nın değeri 400 iken, "ya"nınki 10’dur.
Aslında harf değişikliği bile yoktur. Çünkü, "te" ve "ye" sesi aslında aynı harfle yazılır. Arap yazısının geliştirilmesi sürecinde, harflerin altına-üstüne nokta koyma âdeti, Peygamber döneminden daha sonra bulunmuştur. Demek değişen sadece noktaların yeridir...
Cevap: O halde, neden ya’lı rivayetler de “ta’lı” olmasın ki?
-Buharî bu konuya açtığı başlığı şöyle belirlemiştir:
 Bu ifade aynı zamanda –aşağıda görüldüğü gibi, Müslim’in rivayet ettiği(Müslim, İmâre, 53/171) hadiste de geçiyor:
-Bediüzzaman da –son cümlesi hariç-bu hadisi kullanmıştır. Buna nasıl itiraz edilir ki? Zaten hadisin ilk cümlesi başlı başına bir hakikati ifade etmektedir. O da “Ümmetimden bir taife hak üzere devam edecektir” mealindeki gerçektir. Bu sebepledir ki, Buharî hadisin bu kısmını olduğu gibi başlık olarak kullanmış, ardından da bu taifenin kim olduğunu açıklamak için “ve hum ehlü’l-ilmi=Onlar ilim ehli olanlardır” ifadesini de eklemiştir.
- Bediüzzaman’ın bu sahih rivayetleri esas alarak ebced hesabıyla yaptığı istihracını –kendi aklınca- çürütmek için “başındaki "lâ tezâlu" ile "lâ yezâlu"daki bir harf değişikliği bile kıyametin vaktini 390 yıl etkilemektedir! Çünkü, ebcedde "ta"nın değeri 400 iken, "ya"nınki 10’dur” farz-ı muhal kabilinden bir teoriyi ortaya koymanın ve lüzumsuz cerbeze yapmanın ne alemi var? Madem, Bediüzzaman’ın kullandığı “La tezalu”nun “talı” şeklinin sahih bir rivayet olduğu kabul ediliyor, o halde şeytanın telkinleriyle art niyet dopingini yapmanın ne faydası olur?
-Şunu da belirtelim ki, “la tezalu taifetun“ ifadesi “la yezalu taifetun” ifadesinden daha uygundur. Çünkü, “taifetun” kelimesi müennes/dişil bir kelimedir. Fail ile fiil arasında tenis/dişil bakımından uygunluk esastır. Burada müenneslik –mecazî olduğundan- fiilin müzekker/eril de gelmesi caiz olmakla beraber, en uygunu yine de müennes/dişil olarak gelmesidir. Bu sebepledir ki, Buharî, -rivayet ettiği hadiste, “la yezalu” kelimesi kullanılmış olmak beraber- başlık olarak kendisi “la tezalu” sözcüğünü tercih etmiştir. Yani, Bediüzzaman’ın kullandığı şekli tercih etmiştir ki, Müslim’de zaten öyledir.
-Hadisin son cümlesine gelince, Bediüzzaman’ın kullandığı ifadesinin Müslim’de yer alan arasında manaca hiçbir fark yoktur.
Hadis-i bilmânânın caiz olduğu bilinmekle beraber, Bediüzzaman’ın kullandığı şeklinin herhangi bir aslının olmadığını söylemek için, matbu-mahtut, mevcut-mefkud bütün hadis kaynaklarını taramak gerekir. Bunun o kadar kolay bir şey olmadığını da herkes bilir. O halde, ilmen bu ifadeye karşı çıkılamaz. Bununla beraber, Buharî, Müslim başta olmak üzere değişik hadis kaynaklarında bu ifadelerin farklı kullanılması da, mana olarak hadisleri aktarmadaki toleransın boyutunu göstermesi açısından önemlidir.
-Kaldı ki, ebced değerleri bakımından bu farklı iki cümle arasındaki rakam sadece 7’dir. Böyle büyük istihraçlarda bu küçük farklardan ötürü bu kadar velvele koparılır mı? İddia: Buharî’deki Mugira hadisinin meali şöyledir:
"Ümmetinden birtakım insanlar, kendilerine Allah’ın emri (kıyamet) gelinceye kadar galip gelmekte devam edeceklerdir. (Allah’ın emri) onlar galip olduğu hâlde (gelecektir)."
Anlaşılacağı gibi, Said Nursî aynı zamanda hadisi yanlış yorumlamıştır. Çünkü, hadiste bu topluluğun son zamanlarda "gizli ve mağlubiyet içinde vazife-i tenviriyesine devam edeceğine" dair hiçbir ima yoktur. Bilâkis onlar, kıyamete kadar galibiyet hâlinde olacaklardır. Nitekim Müslim’in rivayet ettiği Abdullah b. Amr hadisi konuya açıklık getirmektedir:
Abdullah b. Şemama el-Mehrî dedi ki:
Ben Mesleme b. Muhalled’in yanındaydım. Onun yanına Abdullah b. Amr b. As da vardı. Abdullah dedi ki:
-Kıyamet ancak halkın şerlileri üzerine kopacaktır. Onlar cahiliyet devri ahalisinden daha şerlidirler. Allah’tan herhangi bir şey isterlerse, Allah o dileği aleyhlerine çevirir, reddeder.
Onlar bu konu üzerinde konuşurlarken Ukbe b. Amir geldi. Mesleme ona:
-Ya Ukbe! Dinle bak, Abdullah ne diyor, dedi. Ukbe de şöyle dedi:
-O (Abdullah) daha iyi bilir. Bana gelince, ben Resulullah’tan işittim, şöyle buyurdu:
"Ümmetimden bir topluluk, düşmanlarını kahrederek Allah’ın emri üzerine çarpışmakta devam edeceklerdir. Onlara muhalefet edenler, onlara bir zarar veremeyecektir. Nihayet onlar bu hâlde iken kıyamet kendilerine gelecektir."
Bunun üzerine Abdullah şöyle dedi:
-Evet, öyledir. Sonra Allah; kokusu misk, dokunması ipek gibi olan bir rüzgâr gönderecek. O, kalbinde bir buğday tanesi kadar iman bulunan herkesi öldürecek. Sonra insanların en kötüleri kalacak. İşte kıyamet de onların üzerine kopacaktır.
Said Nursî, hadiste belirtilen topluluğunun Risale-i Nur şakirtleri olduğundan (?) öylesine emindir ki, artık çıkarımlarını Nurculuğun ne kadar devam edeceği üzerine yoğunlaştırmıştır. E, Said Nursî’nin muhtırı durur mu, hemen ihtar eder hadisi...
Cevap: İnsan oğlu gerçekten garip bir varlıktır. Kendi nefsinde tecrübe etmediği bir şeyin başkasında olacağına da inanmak istemez. Aslında bu düşünce, aynı zamanda pozitifist felsefe akımının da bir yansımasıdır. Bu materyalist felsefî akım, kendi laboratuarında olgusuna rastlamadığı bir şeyin var olmadığını söyler.
Bu iddia sahibi de aynı kafadandır. Kendi düşünce dünyasında var olmayan her şey yok olmaya mahkumdur. Hayatında, Kur’an ve sünnetle sabit olan ilhama mazhar olmanın ne demek olduğunu bilmeyen bu eleştirmen zatın, Bediüzzaman gibi ilim ve velayetin zirvesinde olduğu dünya-alem tarafından kabul edilmiş bir zatın “bana ihtar edildi” yani, “Allah tarafından bu bilgi bana ilham edildi, yoksa ben aklımla bunu bilemezdim” şeklindeki –hakikat olduğu kadar- mütevazı ifadesini alaya alacak kadar şımarıklık göstermesi cay-ı dikkattir. Doğrusu bu gibi heriflerin kafası, orta çağ haricilerinden bize bir yadigârdır.
Ayrıca, Bediüzzaman, hadiste geçen bu taifenin yalnız Nur cemaati olduğunu söylemiyor. Dediği şey, Nur hizmetinde bulunanların, tarih boyunca her zaman İslam aleminde İman ve İslam hakikatlerini savunan mücahitlerin şahs-ı menvîsini temsil eden ve her asırda bir halkası var olan büyük bir taifenin bir parçası olduğudur. İşte kendi ifadesi: “…(bu ayet ve bu hadis), remze yakın bir ima ile, Risale-i Nur şakirtlerinin taifesi, o taife-i kübra-yı âzamın âhirlerinde bir hizb-i makbul olacağına işaret eder..”Kastamonu, s.29 İddia:Bu taife, İmam Buharî’ye göre ilim ehlidir. İmam Ali b. el-Medenî, bunların hadisçiler olduğunu söylemiştir.
Ahmed b. Hanbel şöyle demiştir: "Bunlar ehl-i hadis değilse, kimler olacağını bilemiyorum." Kadı Iyâz, İmam Ahmed’in bu sözüyle Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’i, hadis ulemasının mezhebinde olanları kastettiğini söyler. Nevevî de der ki: "İhtimal ki, bu taife muhtelif müminler arasına dağılmıştır. Bazıları cengâver yiğitler, birtakımı fukaha ve hadis uleması, kimisi zahit, kimisi emr-i bilmaruf yapan zevattır. Hepsinin bir yerde toplu bulunması gerekmez. Bilâkis, muhtelif yerlerde bulunurlar."
Cevap: Çocukluğundan beri herkesin ilmine, irfanına hayran kaldığı ve bu sebeple “Bediüzzaman” unvanına layık gördüğü Bediüzzaman gibi bir allame; “Kur’an’ın sönmez ve söndürülmez bir güneş olduğunu bütün dünyaya ispat edeceğim” diyen ve yazdığı Nur –tefsir külliyatıyla bunu gerçekleştiren eşsiz bir müfessir olduğu –bizim yakından tanıdığımız- yüzlerce tefsir alimi tarafından tasdik edilen, sadece Hz. Peygamber(a.s.m)’in mucizeleri konusunda –yanında hiçbir kaynak olmadığı halde, hala hayatta olan onlarca mevsuk zatların şahadetiyle “yüz sayfadan fazla olan 19. Mektup adlı eseri, ezberinden üç-dört gün içerisinde toplam 12 saatte –kaynaklarını da vererek-telif eden”(Mektubat/19. Mektub) büyük bir hadis aliminin “bu mübarek taifeden biri olmasını” hazmetmeyen bir kişinin itirazlarının ilmî bir değeri olabilir mi?
-Mademki, Buharî’nin de tasdikiyle, hadiste geçen bu mücahit taife ehl-i ilimdir, elbette bu asırda Risale-i nur hizmetinde bulunan nur cemaati bu külli müjdenin içerisinde yerini alan bir taifedir. Çünkü, kıyamete kadar, her asırda böyle bir taifenin varlığı kabul edildiğine göre, bu asırda da bunun bir örneğinin olması gerekir. Bu gün bütün dünyada yüz binlerce ehl-i elim, ehl-i kemal tarafından, bu eserler ve bu esere bağlı olanlar “asrın –ilimle cihad eden-manevî mücahidi” olarak kabul edilmiştir. Demek ki, bu taifenin hadiste zikredilen taifelerin bir parçası olmasında bir sakıncanın olması şöyle dursun, hadisin tasdiki adına böyle kabul edilmesinde zorunluluk vardır. Zira, Risale-i Nur hizmetinden daha etkili bir ilmî aktivite gösterilemez. İddia: Said Nursî’nin, hesap aralarına "Allah’tan başka, hiç kimse gaybı bilmez" anlamına gelen "lâ ya‘lemu’l-gaybe illallâhu" cümlesini koymasının da üzerinde durmak gerekmektedir. Hem bu cümle konulacak, hem de hâlâ kıyamet gibi en gizli gayba muttali olunmaya çalışılacak... Bu, fasıkların büyük günahları bile bile işlerlerken "tövbe, tövbe" demelerini andırmaktadır.
Cevap: Aynı yerde Bediüzzaman’ın: “Bu imalar gerçi birer tevafuk olduğundan delil olmaz ve kuvvetli değil, fakat bana birden ihtar edilmesi bana kanaat verdi. Hem kıyamet vaktini kat’î tarzda kimse bilmez; fakat, böyle imalar ile bir nevi kanaat, bir galib-i ihtimal gelebilir”(Kastamonu, s.28) ifadesini görmezlikten gelen kimsenin durumu, sırf başkalarını aldatmak için körlük numarasını yapan şımarık ve sahtekâr dilencinin durumuna benzer.
Gayb konusunda şu bilgiyi de vermekte fayda vardır; İbn Hacer, "Allah’tan başka, hiç kimse gaybı bilmez" mealindeki ayeti açıklarken, şu görüşlere yer vermiştir:
-Hz. İsa’nın “evlerinizde biriktirdiklerinizi bilirim”, Hz. Yusuf’un rüya gören hapis arkadaşlarına “daha yemek gelmeden size bunun tevilini söylerim” şeklindeki gaybî haberleri ile, velilerin kerametleri ayrı bir özelliğe sahiptir. Bunlar; “Allah bütün gaybı bilir. Fakat gaybına kimseyi vakıf etmez. Ancak bildirmeyi dilediği bir elçiye bildirir”(Cin, 72/26-27) mealindeki ayette yer alan müstesna kimselerdir. Şu kadar fark var ki, peygamberler bu bilgiye vahiy yoluyla, veliler ise, rüya veya ilham yoluyla ulaşırlar” -İbn Hacer; Fethu’l-Barî, 8/514- İddia: Kıyamet vakti hakkında yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
"Sana (kıyamet) saat(in)den soruyorlar: Gelip çatması ne zaman diye. De ki: 'Onun bilgisi, ancak Rabbimin yanındadır. Onu tam zamanında açığa çıkaracak olan, yalnız odur. O, göklere de, yere de ağır gelmiştir. O, size ansızın gelecektir.' Sanki sen, onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: 'Onun bilgisi, ancak Allah’ın yanındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.' De ki: 'Ben kendime, Allah’ın dilediğinden başka ne fayda, ne de zarar verme gücüne sahibim. Eğer gaybı bilseydim, elbette çok hayır elde etmek isterdim ve bana hiçbir kötülük dokunmazdı. Oysa ben, inanan kimseler için, ancak bir uyarıcı ve müjdeciyim.'"
"Kıyamet gününün vakti hakkındaki bilgi, şüphesiz Allah katındadır. (...)"
"Kıyamet vakti hakkındaki bilgi Allah’a havale edilir. (...)"
"Kıyamet vakti yaklaştı. Allah’tan başka onun vaktini bilen de yok."
"Sana (kıyamet) saat(in)den soruyorlar: Gelip çatması ne zaman diye: Sen nerede, onun vakti söylemek nerede?!... Onun bilgisi Rabbine aittir. Sen ancak, ondan korkacak olanları uyarıcısın."
"(Kıyamet) saat(i) mutlaka gelecektir. Herkes peşinde koştuğu (hayır veya şer) ile cezalansın (karşılığını alsın) diye neredeyse onu (kendimden) gizleyeceğim."
Resulullah’a kıyamet saati sorulduğunda şöyle buyurmuştur:
"Onu, sorulan sorandan daha iyi bilmiyor."
Böylece Resulullah kendisinin, kıyamet saatini, soran kimseden daha iyi bilmediğini bildirmiştir. Soran kişi bir Arap suretinde gelmişti. Cebrail (a.s.) olduğunu ancak gittikten sonra öğrenmiştir. Kendisine cevap verdiği zaman sadece bir Arabî olduğunu biliyordu. Resulullah onu, bir Araptan daha iyi bilmediğini kendisi söylüyorsa, başkasının onu bildiğini iddia etmesi nasıl caiz olur? Kur'an ve Sünnet, sadece alâmetlerini haber vermiştir. Bunlar da çoktur. Bir kısmı geçti, bir kısmı da henüz gelmedi.
Şatıbî şöyle der:
(...) Yani bunu sormak, faydasız bir soruda bulunmaktır. Çünkü, soran kimsenin onun mutlaka kopacağını bilmesi yeterlidir. Bu yüzdendir ki, Hz. Peygamber Efendimiz, kendisine bunu soran kimseye: "(Vaktini bırak da) onun için ne hazırladın! (Ona bak!)" buyurmuşlar, soru açık olmasına rağmen, o doğrultuda cevap vermek yerine, faydalı olacak bir yöne çekmişlerdir.
Şatıbî şöyle devam eder:
Bu da ortaya koyuyor ki, kıyametle ilgili soruya herhangi bir yükümlülük ortaya çıkmamaktadır (eğer bir hüküm terettüp edecek olsaydı, mutlaka Hz. Peygamber onu bilirdi. Kıyametin bilgisi, rabbanî ilimle ve irfanla yakından ilgili olan Hz. Peygamber’i ilgilendirmediğine göre, başkasını öncelikli olarak ilgilendirmemelidir). Ancak, kıyamet alâmetlerinin çıkması üzerine, ondan ve alâmetleri sayılan işlere düşmekten sakınmak, Allah’a dönmek gibi arzulanan neticeler doğacağı için, onları haber vermişti. Sonra Hz. Peygamber hadisini, Hz. Ömer’e, kendisine insanlara dinlerini öğretmek için Cebrail’in geldiğini ifade ile bitirmiştir. Şu hâlde kıyametin ne zaman kopacağı sorusu karşısında, cevabın bilinmesi dinde gerekli değildir ve Hz. Peygamber bunu ortaya koymuştur. Hâlbuki, mana ve Cebrail’in bu soruyu Hz. Peygamber’e yöneltmesindeki fayda üzerine düşünülmelidir.
Cevap: Yukarıda arz ettiğimiz gibi, Bediüzzaman hazretleri, bu konudaki kanaatini, açıkça ifade etmiştir: “kıyamet vaktini kat’î tarzda kimse bilmez; fakat, böyle imalar ile bir nevi kanaat, bir galib-i ihtimal gelebilir”(Kastamonu, s.28)
Şunu da unutmamak gerekir ki; “Gayb”ı bilmek veya böyle bir iddiada bulunmak demek, yüzde yüz, kesin olarak bilmek veya onu iddia etmek demektir. Bu sebeple, yüzde 99, onda 9 bir bilgiyle de olsa “gaybî bir konu hakkında fikir yürütmek, “gaybı bilme iddiası” anlamını taşımaz.
- Mesela, bir adama “öğle namazının vakti ne zamandır?” diye sorduğunuzda, ondan “12’yi 15 veya 20 geçe olur” diye cevap aldığınızda, bu adamın öğle vakti hakkında kesin bir bilgiye sahip olduğunu söyleyebilir misiniz? Bilakis, onun hakkındaki düşünceniz; “bu adam da bilmiyor” şeklinde olur. Buna başka misaller de verebilirsiniz.
-Şimdi şuna iyi dikkat edelim ki, kıyametin vaktinden bahseden Bediüzzaman hazretlerinin ifadesi aynen şöyledir “Hattâ ye'tiyallahu bi emrihi (şedde sayılır) fıkrası dahi, makam-ı cifrîsi bin beşyüz kırkbeş (1545) olup kâfirlerin başında kıyamet kopmasına îmâ eder”.
-Burada evvela, Bediüzzaman’ın kendi düşüncesinin ürünü olarak, yaptığı bir yorum söz konusu değildir. Bilakis, burada-eskiden beri alimlerin kullandığı- ebced ve cifir hesabıyla sahih olan bir hadis-i şerifin işaretinin-işaret kavramının zayıf bir derecesi olan- “ima” sözcüğüyle yapılan bir yorum vardır. Şu var ki, kendisinin kanaatini pekiştiren o andaki “anî gelen bir ihtar, onu galib-i zan derecesinde bir kanaate sevk etmiştir. Böyle kanaat-i ilmiye ve vicdaniye, dünyanın hiçbir yerinde itiraza uğramaz.
Acaba, yukarıda arzedilen misalde olduğu gibi, bir namaz vaktini beş dakikalık bir farkla tereddüt eden bir kimsenin bu bilgisine kesin nazarıyla bakmadığımız ve aklen- ilmen bakamadığımız halde, kıyametin vaktiyle ilgili -imayla yapılan- bir yorumu “gayba taş atmak” veya “kimsenin gaip bilgisini bilemeyeceği” kuralına aykırı olduğunu iddia etmek nasıl ilmî veya makul bir tez olabilir?
Daha açık ifade edelim ki, Kıyametin yılını bilen- ayını bilmezse-, ayını bilen-haftasını bilmezse-, haftasını bilen,-gününü bilmezse, gününü bilen-saatini bilmezse, yine de gaybı bilmiş olamaz. Bu şu demektir; yaklaşık tahminlerle kıyametin zamanı hakkında konuşulabilir, bunun gaiple bir ilgisi yoktur. Nitekim, bu konuda pek çok alim değişik yorumlar yapmıştır. Hatta Peygamberimiz(a.s.m) değişik hadislerinde kıyametin yaklaşık vaktinden söz etmiştir. Ebu Davud’un yaptığı bir rivayette –özetle-şöyle buyurulmuştur: “Allah bu ümmeti yarım günden(beş yüz yıldan) daha az kalacak şekilde bir acziyete asla düşürmez”(bk. İbn Hacer, Fethu’l-Barî, 8/515).
Niyazi BEKİ (Yrd. Doç. Dr.)
Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur eserlerinde Kur'anın harf sayısı hakkında 300.620 rakamını vermektedir. Oysa bu rakam bazı İslam alimlerinin verdiği rakamlarla çelişmektedir. Bu konuda ne dersiniz?
Soru:
"Bediüzzaman Kur’an harflerinin sayısını 300.620 olarak ifade ediyor. Halbuki, Abdullah b. Kesir ve mücahidin 321.180, Fadl b. Ata b. Yesar 325.015, Sellâm Ebu Muhammed el-Hamanî 340.740 harf olduğunu söylüyorlar. Abdülaziz Bekkine ise, mevcut Kur'an’ların 322.671 harf tuttuğunu belirtmiştir. Suyutî, İtkan’da; İbn Abbas’tan yapılan rivayete göre, Kur'an’ın tamamının 323.671 harf olduğunu zikreder. Ayrıca Kur'an harflerini kesin bir sayıya bağlamada gösterilecek gayret, faydası olmayan bir meşgaleden öteye geçmez. Başka kitapları okumaya vakit bulamayan Bediüzzaman nasıl oluyor da Kuran harflerini saymaya vakit bulmuştur, demeden edemiyoruz.Görüldüğü gibi Said Nursî’nin verdiği rakam, rivayetlerin hiçbiri ile tevafuk etmemektedir." Cevap:
-Alimlerin Kur’an’ın kelime ve harf sayımında farklı rakamlar ortaya koymalarının hikmetleri vardır. Kelimelerin sayımındaki farklılık, örfî/nahvî, kitabî kelimelerin nazara alınıp alınmamaktan kaynaklanmaktadır. Harflerin sayımındaki farklı sayıların elde edilmesi ise, -kuvvetli bir ihtimalle- Hatt-ı Osmanîde küçük bir dikme halinde yazılan elifler ile hemzenin yuvası olan vav ve ya gibi zait harflerin sayılıp sayılmamasından kaynaklanmıştır. Ayrıca, hatt-ı osmanî ile diğer hatlar arasında kendini gösteren elifler/çekmeler, belki de şeddelerin de rolü olmuştur.
-Kur’an’ın harflerini farklı bir sayıda tespit ettiği için, Bediüzzaman Said Nursi’yi eleştirmek art niyetli bir hezeyanın ürünüdür. Çünkü, ta sahabeden beri gelen bu gibi çalışmalarda -sorudaki bilgilerde de geçtiği gibi- bu konuyu tespit etmeye çalışan alimlerin vardığı sonuçlar da hep farklı olmuştur. “Bediüzzaman’ın tespiti, diğer alimlerin tespitlerine uymuyor” diye yapılan bir eleştiri, diğer alimler için de geçerlidir. Sözgelimi “Neden Mucahid’in tespiti diğerlerinden farklıdır, hatta hocası olan İbn Abbas’ın tespitinden de farklıdır?” Bu farklılığın bir açıklaması varsa, yukarıda arz ettiğimiz şekildedir. Kaldı ki, böyle büyük sayılarda bazı farklılıkların olması pek fazla bir önemde arz etmez. Tespit edilen bütün sayılar 3oo binde birleşiyor, fakat küsuratta farklılık gösteriyor.
-“Başka kitapları okumaya fırsat bulmayan Bediüzzaman, nasıl olur da bu harfleri saymaya vakit bulmuştur?” şeklindeki ön yargı kokan sorunun cevabı ise şudur:
-Başta Tercümanu’l-Kur’an İbn Abbas olmak üzere bir çok büyük İslam aliminin Kur’an’ın ayetleri yanında kelime ve harflerini de saymış olmaları, bu sayımın öyle önemsiz, faydasız bir şey olmadığının göstergesidir. Sonsuz ilim sahibi Allah’ın kelamı olan Kur’an’ın kullandığı kelime ve harflerin sayılması ve onlardaki bazı esrarın varlığını bulmaya yönelik çabaların olması, Allah’ın kitabına verilen değerden başka ne ile izah edilebilir?
-Bununla beraber, Bediüzzaman’ın, Kur’an’ın harflerini baştan sona saymadığı bilinmektedir. Gerek Kur’an’ın kelimelerinin gerekse harflerinin sayısıyla ilgili bilgileri eskiden gençlik zamanında -bir defa bakmakla yetinen harika hafızasıyla- hıfzettiği eski malumatına, eski tefsirlerden almıştır. Onlara itimat etmiştir. Aşağıdaki ifadelerinden bu bilgiye ulaşmak mümkündür.
“Rumuzat-ı Semaniyeyi yazdığım zaman hem çok acele telif edilmiş; hem benim eski mahfuzatıma itimad ederek, takribî iki mikyas yaptım. Onunla, hem eski ulemanın hesaplarına binaen hurufat-ı Kur'âniyenin i'câz cihetinde esrarını yazdım. Sonra, meşhur Kamusü'l-Lügat sahibi Mecedüddîn-i Firuz Âbâdî'nin, el-Mikyas nâmındaki tefsir-i meşhur u makbulünün hurufat ve kelimat-ı Kur'âniyeye dair beyanatına baktık, yüzde doksanı bizim hesabımıza tevafuk etmiş. Yalnız, beş on yerinde muhalefet gördük. Sonra tahkikî bir hesap yaptım. Bizimki doğru, onunki matbaaların sehvi olduğu tahakkuk etti. Madem böyle azîm yekûnlardaki tevafuklarda küçük küsuratlar ve küçük farklar zarar vermez diye, daha tam tamına tahkikî bir tarzda bütün Kur'ân'ı, bütün hurufatıyla ve kelâm ve kelimatıyla hesap etmeye ve letaif-i i'câziyeyi onunla tam takviye etmeye vakit bulamadım. Zâlimler bana vakit bırakmadılar. Ben de o takribî mikyaslarımla ve mahfuzatımla ve eski ulemanın hesaplarına ve Kenzü'l-Arş duasındaki adedlerime(oradaki sayılarla ilgili bilgilerle) iktifa eyledim” (Emirdağ-1/182).
Niyazi BEKİ (Yrd. Doç. Dr.)
Nur talebelerinin sadece Risale-i Nur okudukları, tenkit yollu olarak söyleniyor. Ne dersiniz?
Üstad hazretleri , Risaleler hakkında; “Risale-i Nur hakaik-i imaniyeye taalluk eden meselelerde kâfidir, başka eserlere ihtiyaç bırakmaz.” der. Başka yerlerde de bu ifadeyi “haslar için” diye tahsis eder. Üstadın zamanında hizmetle ve telifatla alakadar olanların çok az olması itibariyle, bu umumi ve yüce hizmet onların mesailerine terettüb ettiğinden başka şeylerle iştigal etmeleri hizmete sekte vuracağından, o zamanki Nur talebelerinin tümü Risalelerle meşgul olmuş, başka şeylerle ilgilenmemişlerdir.
Ayrıca bu zamanda herkes belli konularda ihtisaslaşmakta, ihtisas konuları dışındaki eserlere fazla zaman ayırmamaktadır. “Umuma el atmak, umumu terk etmektir.” Dolayısıyla kendilerini bu davaya adamış ve Risalelere hizmet etmeyi gaye edinmiş bir kimsenin başka şeylerle fazlaca meşgul olması ihtisasını zedeler ve motivasyonunu bozar. Zaten ihtisaslaşmanın mahiyeti icabı böyle olması lazımdır.
Üstad, bu zamanın hastalığını zaaf-ı diyanet olarak belirlemiş, batıl felsefi cereyanlarla nice insanların imanlarının zedelendiğini görmüş, bütün bunlara karşı iman hakikatlerini izah ve ispata ağırlık vererek bu zamanın hastalıklarına tam deva olacak Nur Külliyatını telif etmiştir. Nur talebeli de bu eserleri muhtaç olanlara ulaştırmayı bu zamanın en büyük bir manevi cihadı olarak benimsemişler ve bunu hayatlarının gayesi yapmışlardır.
Bununla birlikte Nur talebeleri bilgilerini artırmak için başka faydalı eserleri de okurlar. Ama bu okuyuş şahsi kalır. Birlikte neşir ve ilan için çalıştıkları eserler Nur külliyatıdır. Bunun normal karşılanması gerekir. Her fakültede bütün bilim dalları okutulmadığı, her tarikatta bütün zikirler çekilmediği, her sanayici her çeşit mamülün üretimine çalışmadığı gibi, Nur talebeleri de iman kurtarma davasına öncelik vermekte ve çalışmalarını bu sahada yoğunlaştırmaktadırlar. Kaldı ki, Nur talebeleri, imani ve Kur'ani hakikatlerin öğrenilmesinde bir tefsir olarak risaleleri okumayı tercih etmekle birlikte, okudukları tek kitap risaleler değildir.
Onlar risalelerden namazın niçin kılınacağını öğrenirler, ilmihal okuyarak ise nasıl kılınacağını öğrenirler. 11. Lemayı okuduklarında peygamber efendimizin sünnetine uymanın lüzumunu anlarlar, siyer kitapları okuyarak ise sünnetin ayrıntılarını öğrenirler.
Bugün Nur talebelerince kurulmuş birçok yayınevi vardır. Buralarda basılan kitaplara bakılırsa meselenin boyutları görülebilir
Risale-i Nur’da “Bir sene bu Risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan; bu zamanın mühim, hakikatlı bir âlimi olabilir.” denilmiş. Risalelerde ilmihal, fıkıh bilgisi mevcut değil, sadece iman hakikatleri anlatılmış. İlmi
“Risaleleri bir yıl kabul ederek ve anlayarak okuyan zamanın hakikatli bir alimi olur” ifadesi genel olmayıp, iki cihette hususiliği vardır.
• Mevzular açısından • Zaman açısından
1- Risale-i Nurun mevzuu iman hakikatlerine dair konulardır. Risale-i Nuru okuyanlar, Risale-i Nurun mevzuu ile ilgili konularda hakikatli bir alim olabilir. Bu, hadis ilminde, muamelat ilminde, tarihte veya bizim bildiğimiz fıkıhta alim olur manasına gelmez. Demek ki bu gibi konularda başka eserlere müracaat edilebilir.
2- Zamanımızda İslâmiyet`in sarsılan kısmı veya ehli dalaletin tecavüz ettiği mevzular inanca, itikada, iman esaslarına taalluk ediyor. Eski zamanda ise bu gibi mevzular sağlam ve muhkem olup kimsenin eli buralara uzanamadığından dolayı o zamandaki eserler genellikle muamelat, tasavvuf ve ahlaka dair telifatlar idi.
Zamanımızda ise, dinin esaslarına, iman hakikatlerine zarar verildiğinden, Risale-i Nur eserleri zamanın gereği olarak imani konularda tahşidat yapıyor. “Zamanın hakikatli alimi olur” ifadesi bu zamanla tahdit edilmiş olur.
Diğer taraftan, “bir şey mutlak zikir olunursa kemaline masruftur.” kaidesine göre, “zamanın hakikatli alimi olur” ifadesinde alimliğin kemali nazara verilmiş olur. Çünkü: İlmin kemali Rabbül-alemini tanımaktır. Dolayısıyla alimin kemali de Allah’ı iyi bilen ve tanıyan demektir. Elbette Fıkıh bilmek de İslâmiyet`in icabındandır.
Zamanın hakikatli alimi olmak, fıkhı bilmemek manasına gelmez. Zaten bir insan hakikat ilmini öğrendiğinde, onun lazımı olan fıkhi meseleleri de bilecek demektir. İmam-ı Azamın “El-Fıkhu’l- Ekber” isimli eseri tamamen iman hakikatlerini ihtiva eder. Bir müminin bunları öğrenmesi mecburidir. Bunlar olmadan sağlam bir itikattan söz edilemez. Burada kusuru olanın amelinin sağlam olması kendisini kurtarmayabilir.
Demek ki, Risale-i nurları bir yıl anlayarak ve kabul ederek okuyan zamanın hakikatli bir alimi olur, ifadesinden bunlar anlaşılmalı. Yoksa asla diğer ilimleri, kitapları ve konuları beğenmeme, küçümseme ve ilgisiz kalma manası anlaşılmaz.
Üstadımızın 3 aylık bir tahsilden sonra böyle bir eseri telif etmesi zahiren normal görünmüyor. Külliyatın telifini ‘Yazdırıldı ve ihtar edildi’ gibi ifadelerle birlikte değerlendirebilir misiniz?
Üstadımız “alet ilimleri” denilen gramer bilgileri için bu kısa süre ile yetinmiştir. Zaten, Arapçası mükemmeldir. Bu sahada fazla vakit kaybetmeyip doğrudan yüksek ilimler (ulûm-u âliye) sahasına geçmiş ve bu sahada kimseden ders almamakla birlikte çok kitap okumuştur. Fevkalade hafızasıyla bütün okuduklarını rahatlıkla zaptetmiştir. Ayrıca, felsefe konusunda da birçok eser okuduğunu bizzat kendi ifadelerinden anlıyoruz. Şu var ki, bütün bu ilimler ancak bir hazırlıktır. Risalelerdeki hakikatler ne medrese tahsilinde okutulan kitaplardan, ne de felsefi eserlerden alınmıştır. Onun kaynağı ancak Kur’andır ve ilâhi ilhamdır. Risalelerin ekseriyetinin sünuhat kabilinden olduğunu kendileri de ifade ederler. Üstadın ifadelerinden benim anladığım mana şu ki, risaleler bir ıztıraptan, bir ihtiyaçtan, bir kıvranma ve sızlanmadan doğmuşlardır. Şefkat ve hamiyetten kaynaklanan bu ıztıraplar ıztırar derecesine gelmiş ve ab-ı hayat gibi marifet dersleri onun ruhuna ihsan edilmiştir. Bu kanaatimin kaynağı Üstadın şu iki dersidir:
Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, îmanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeğe, îmanımı kurtarmağa koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış. Ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler! Dar görüşler! (Tarihçe-i Hayat)
Bu zamanda gayet kuvvetli ve hakikatlı milyonlarla fedakârları bulunan meşrebler, meslekler, tarîkatlar, bu dehşetli dalalet hücumuna karşı zahiren mağlubiyete düştükleri halde benim gibi yarım ümmi ve kimsesiz ve mütemadiyen tarassud altında, karakol karşısında ve müdhiş, müteaddid cihetlerle aleyhimde propagandalar ve herkesi benden tenfir etmek vaziyetinde bulunan bir adam, o mesleklerden daha ileri, daha kuvvetli dayanan Risale-i Nur'a sahib değildir ve o eser onun hüneri olamaz, onunla iftihar edemez. Belki doğrudan doğruya Kur'an-ı Hakîm'in bu zamanda bir nevi mu'cize-i maneviyesi olarak rahmet-i İlahiye tarafından ihsan edilmiştir. O adam, binler arkadaşıyla beraber o hediye-i Kur'aniyeye el atmışlar. Her nasılsa birinci tercümanlık vazifesi ona düşmüş . (Şualar 683) Osmanlının çöküş döneminde medreselerin görev yapamaz hale geldiği bir devrede, bu hazinenin son cevherleri manasında, çok harika eserler vücuda gelmiş, çok büyük insanlar yetişmiştir. Sanki bir yıkılış ve çöküşü bütün ruhlar hissetmişler ve istikbale bir şeyler bırakma gayretine kapılmışlardır. Elmalılı Hamdi Yazır tefsir sahasında, Ahmet Naim bey hadis sahasında, Ahmet Avni bey tasavvuf sahasında çok güzel eserler vererek Osmanlının son kültür hazinelerini gelecek nesillere hediye etmişlerdir. Şu var ki, istikbali Allah’ın inayetiyle en berrak şekilde keşfeden Bediüzzaman hazretleri, Kur’andan ve hadisten uzak kalacak, tasavvufa ise hiç ilgi duymayacak sefih ve dinsiz bir neslin ayak seslerini duymuş ve onları imana, ibadete ve ahlâka davet edecek bir külliyatın gereğini ruhunun derinlilerinde hissetmiş, ahir zaman fitnesinin bu müthiş yangınında imanı ve ahlâkı alevler içinde kalanların kurtuluşu için Rabbine yalvarmış, bir çıkış yolu aramış ve “her hayır elinde olan Allah”, kendisine iman hakikatlerini aklî ve naklî delillerle asrın idrakine sunacak bir külliyat nasip etmiştir. Bunun en açık bir delili de şu ifadelerdir:
Eski Harb-i Umumî'den evvel ve evâilinde, bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı'nın altındayım. Birden o dağ, müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: "Ana korkma! Cenab-ı Hakk'ın emridir; o Rahîm'dir ve Hakîm'dir." Birden o halette iken, baktım ki mühim bir zât, bana âmirane diyor ki: "İ'caz-ı Kur'anı beyan et." Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılabdan sonra, Kur'an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'an kendi kendine müdafaa edecek. Ve Kur'ana hücum edilecek, i'cazı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i'cazın bir nev'ini şu zamanda izharına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım. (Mektubat)
Sana rağbet edildiğinin farkında değil misin?
.jpg) Bizi beraberliğine lâyık gören, yanında olmamıza rağbet eden Allah'a hamd ve minnet ile... Güzel yapılmış bir şeyin arkasında bir güzelleştirme isteği vardır. Hele de yüzü süslenmişse, o şey özellikle beğendirilmek isteniyor demektir. Güzelleştirilmek istenen şey ise, onu güzelleştiren her kimse, onun tarafından seviliyor demektir. Bir de süslenerek, beğenilerin odağına konulmak isteniyorsa, yapanı ona özellikle rağbet ediyor olmalı. Şu halde, en çok sevilen ve en çok rağbet edileni görmek istiyorsanız, en çok güzelleştirilmiş ve en çok süslenmiş bir şey/ler arayın yeryüzünde. Çok uzağa gitmenize gerek yok. Aynaya bakarsanız, yüzünüzün yeryüzünde en çok özenilmiş bir sanat eseri, en yoğun süslenmiş yüzey olduğunu göreceksiniz. Her insan yüzü, benzersiz bir sevmenin, sınırsız bir rağbetin mührü olarak yansır gözlere, aynalara. İnsanın yüzü değil sadece özü de bu gerçeğin habercisidir. Varlık ağacının en son ürünü olarak görürüz insanı. Varlığın her detayı insan için çalışır, insana doğru b/akar. İnsana araç olmayan bir şey yoktur âlemde. Varlık ağacında insanın uğrunda harcanacağı bir şey bulunamaz. İnsanın araç olmasına değer bir şey yoktur âlemde. İnsan varlık ağacının son ürünü yani meyvesidir. Hem de meyve olduğunu bilen bir meyvedir insan. Bilinçle donanmıştır. Bilir. Bildiğini bilir. Bilindiğini bilir. Varlığın her parçasının kendine yönelik olduğunu görebilir. Öyleyse, varlık ağacı içinde bir parça olarak görünse de, varlığı bakışıyla bütünleyen bir bilincin bekçisidir. O ağacı kim yokluktan varlığa çıkarmışsa, en çok o ?meyve?ye bakar. Varlık ağacının varlığını yokluğuna tercih eden, en başından beri ?insan?ı bilir. En çok ?meyve?den beklenti içindedir. İnsana güvenir. Sevmesi en çok da insana yöneliktir. En çok rağbet ettiği insan olmalıdır. Öyleyse ?insan? (yüzüyle de özüyle de) en çok sevilendir, en çok sevildiğini bilmesi beklenendir. İnsan, en çok rağbet edilendir, en çok rağbeti umulandır. Sevme ile sevilmenin en net biçimde birleştiği merkezdir insan. Rağbetin her iki yönünün (rağbet edilen ve rağbet eden) buluştuğu zirve motiftir insan. İnsanlar içinde de sevilmenin ve sevildiğini bilmenin zirvesine varan ise ?Muhammed?den [asm] başkası değildir. En çok sevilen, en çok sevildiğini bilen O?dur ki.. ?Övülen? ve ?Öven? anlamıyla taçlanmış ünvanın tek sahibidir: ?Muhammed? Rağbet edildiği için yokluktan varlığa getirilen bu âlemin anlamını en çok ifadelendiren yine O?dur. Varlığa karşı hayretini ve minnetini en çok dillendiren, herkesin tanıklığıyla, yine O?dur. Varlığın şükürle meyvelenmesi, tefekkürle taçlanması O?nun kulluğu sayesindedir. Âlemdeki güzelliklerin ve süslemelerin hepsinin hak ettiği takdiri hakkıyla seslendiren yine O?dur. Öyleyse, kendisini severek var edeni sevme borçlu olduğunu fark eden her insan O?nun gibi olmalıdır. Öyleyse, yüzünün sevilme odağı olduğunu görüp sevildiğini bilen her insan O?nun izinden yürümelidir. Öyleyse, Hakk olan Rabbimizin çağrısı, hakkını veremeyeceğimiz kadar haktır: ?De ki, eğer Allah?ı seviyorsanız, bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin?? Sevenlerin hepsinin aktığı yerde bekler Muhammed [asm]. Bütün sevilmeleri hak eden halde bekler Muhammed [asm]. 7月24日
Şahit olmak, sahip olmaktan daha şereflidir...
 Kimsenin görmediği sen, şimdi, seni yoklukta göreni "görmekle" görevlendirilmişsin. Görmekle görevlendirilen sen, görünür değildin, görür de değildin. Görünmen için var olman gerekirdi en azından. Ama O senin yokluğunu gördü, seni yokluğunda da gördü. O seni gördüğü için sen var oldun, görünür ve görür oldun. Hiç görünür olmasaydın, hiç bir gözün gözdesi olmayacaktın. Görür olmasaydın, görür olmadığını bile görür olamayacaktın. Sana herkes kör olacaktı. Dahası, sana kör olduklarına da kör olacaklardı. Seni görebilmek için aramaya çıkmayacaklardı bile. Seni görmek için gözleri yolda olmayacaktı bile. Gözleri seni görmüyor diye huzursuz olmayacaktı. Sen her şeye kör olacaktın. Dahası, herkese kör olduğuna da kör olacaktın. Görmek için ışık bile aramayacaktın. Görecek bir şeylere ihtiyacın olduğunu bile göremeyecektin. Işık olsa bile gözüne değmeyecekti. Gözlerin görünmeye değer şeyleri görmeye değer bulunmamış olacaktı. Şimdi, nerede durduğuna bir bak.. En başında söylemen istenen cümleyi bir daha düşün: "Eşhedü..." Yani, "Ben şahitlik ederim ki..." Görülmeyen ve görmeyen senin, hiç görülmese görülmesi beklenmeyen senin, hiç görmese görmeyi beklemeyen senin, zaten görünmeye değer olana ve görene "şahit"olarak seçilmen, ne büyük sürpriz.. O ki görendir; sen görmesen de görünürdü. Seni tanık seçmese de görünürlüğünden bir şey eksilmezdi. Sen görünür değilken seni gören, şimdi kendisi görünür değilken "beni gör!" diyor. Üstelik senin görünmeme nedenin yokluğundu. O'nun görünmeme nedeni ise varlığının sınırsızlığı, sonsuzluğu. Üstelik, senin görmen O?nun görmesinden ödünç alınmış. Senin O'nu görmene O hiçbir şekilde muhtaç değil. Seni yok olduğun halde göreni, Sen zaten var olduğu halde görmekle "şehit" sayılıyorsun. Görmeye ve görünmeye muhtaç sen, görmeye ve görünmeye asla muhtaç olmayan O'na "şahit" olmayı O'na lütuf sanıyorsun. Oysa... Sen görünmezdin. Görünmediğin halde O gördü seni. Görünür eyledi. Oysa... Sen görmezdin. Sen görmediğin halde, senin görmediğini O gördü. Seni görür eyledi. Görünür ve görür eylediği sana iltifat etti. Senin O?nun görünür ve görür olduğu gerçeğine şahitlik etmeni istedi. "Beni gör!" dedi. Gördün mü aldığın şerefi? Gördün mü hiç görünmez yerlerden sana ulaşan iltifatı? Gördün mü hiç göremediğin taraflardan sana edilen ihsanı? Öyleyse... Sahip olmaya değil, şahit olmaya özne ol! "Ben" diye başlamayı hak ettiğin tek cümle şu olmalı: "Ben şahitlik ederim ki, yoktur ilah, ancak Allah var." "Ben" öznesinin önüne, sonu gelmez, seni doyurmaz, elinde kalmaz şeyleri dizme. De ki: "Ben sahip olmaya değil, şahit olmaya geldim."
"Sevdiğinden harcamadıkça hayra erişemezsin!" [Al-i İmran, 92]
 SENAİ DEMİRCİ Diyelim ki, birr'e yani hayra, yani sonsuz güzelliğe, kesintisiz mutluluğa erişmek istiyorsun. Niye erişmek istemeyesin? Öyleyse, sevdiklerinden vereceksin. Bedeli buysa sonsuz güzelliğin, lekesiz sevincin, her şeyi yanında bulduğun mutluluğun niye vermeyesin? Neleri vereceksin? Neyi vermeye başlayarak çıkacaksın yola? Hangi sevdiğini koparacaksın kendinden? İlk elinden çıkaracağın, ilk harcayacağın hangisi olmalı? En iyisi bir liste yapmalısın. Sevdiklerinin listesi! E, hadi öyleyse. Biliyorum, canını seviyorsun en çok. En başa yaz. Sonra? Gözlerini gözden çıkarmaya var mısın? Nazlanma, yaz listeye. Varsa, evini de yaz. Saçlarını seviyorsan, onları başında görmekle sevinecek birisi vardır mutlaka. Tel tel saçlarını da ekle listeye. Ellerini de yaz; bir gün olsun senin elinle tutmaya, senin gibi kavramayı özleyen elsizler var. Ayaksızlar da var, sonra! Ayaklarını yaz, koşmayı rüyalarında gören çocuklara vermelisin. Kim bilir nasıl da bayram edecekler senin gibi topa vurdular diye. Hazır ayaklarını yazmışken, yanına ayakkabılarını da tutuştur. Eskittiklerini de, eskiteceklerini de çıkar ayağından. Az kalsın unutuyordum, tabii ya, aklımı seveyim! Aklını da yaz. Seninki gibi aklı başında olsa, itibar görecek, sevinecek, sevindirecek, sevildiğini bilecek o kadar çok zihin akıl fukarası var ki? Biliyorum, çok seviyorsun, sakın bunu da listeye koymamı isteme diyorsun. Ama ayet gayet ciddi! Sevdiklerinden vereceksin! Sevdiklerinden ne kadar çok verirsen, hele de çok sevdiklerinden verirsen, hayr?a giden yol kısalıyor. Tut ki, nefesini de yazdık listeye. Rahat bir nefes almaya hasret, nefese daralmış öyle hastalar var ki. Bir saatliğine tut nefesini onlara ver. Atıversinler oksijen maskelerini. Bayram etsin göğüs kasları. Bence, yüzünü de yazmalısın listeye. Madem ki her gün aynalarda seyrederek, kırışıklıklarını aldırarak, lekelerini temizleyerek sevdiğini gösteriyorsun; sevdiklerinin listesine koy yüzünü. Senin yüzünle dolaşmayı özlemiş yüzü yanıklar, suratı dağılmışlar vardır, kesin. Senin yüzünle görününce alacağı selamların, hak edeceği tebessümlerin açlığını çeken, senin yüzün suyu hürmetine gördüğün ikramları özleyen ?yüzsüz?ler de vardır bir yerlerde. Başka neleri seviyorsun? Pencereden bakmayı seviyorsun; masmavi denizi, uçsuz bucaksız göğü de seviyor olmalısın. Hemen listeye yaz, göğü de ver bulutlarıyla. Denizleri, boğazları, nehirleri, içindeki balıkları tutabilme ihtimalini, dibindeki incileri boynuna takma imkânını da bağışla hemen. Çok sevdiğin şehrini niye esirgiyorsun? Yoksa sevmiyor musun? Kaldırımlarında insanların korkusuzca dolaşamadığı, duraklarında kalabalıkların olmadığı, vitrinlerinde seyretmeye değer güzelliklerin bulunmadığı şehir sakinlerine de şöyle güzel bir İstanbul vermek istemez miydin? Başladık bari bitirelim. Listeye yazdıklarının hepsi kesinlikle sevdiklerin olmalı. Son satırına geldiğinde, aklına sevdiğin ne geliyorsa, hepsi listenin içinde olmalı. Bundan sonra aklına ne gelirse, sevmediğin olmalı. Listenin tamam olduğunu ancak böyle anlarsın. Şimdi gelelim ikinci listeye, kimlere vereceksin bu çok sevdiklerini. İnfakını kimler öncelikle hak ediyor? Sevdiklerinin en başına koyduğun canını, her halde en çok sevdiğine, en çok sevindirmek istediğine vermek istersin. Kim o? Sen daha iyi bilirsin. Yaz! Peki ya, ?gözde?lerin iki gözün, el üstünde tuttuğun iki elin kimlere gitsin? Her kimse bu talihli, listeye onu da ekle. Yüzünü kime vermeyi düşünürdün? Yüzünü kim hak ediyor en çok? Kim senin yüzünle göründüğünde tanıdık gelir herkese? Kim senin yüzünü giyindiğinde en çok sevinir, en çok sevilir? Kim tuhaf buluyorsa senin suratını, senin yüzünle görünmekten çekiniyorsa, ona yüzünü vermemelisin. Yüzünü en çok seveni tahmin et ve yaz! Nefesini kimlere vermek istersin? Nefessiz kalmana değecek biri var mı listende? Hiç olmazsa, nefes darlığını ferah nefeslerinle takas edeceğin birilerini koy listeye. Şimdi, vermekte en zorlanacağın en sevdiğini yazmaya hazırlan: Çok sevdiğin çocuklarını kime vermeyi tercih ederdin? Onlara senin kadar analık ya da babalık yapacak birini tanıyor musun? Çocuklarının onun çocuğu olmakla en çok memnun kalacakları, üzülmeyecekleri, ağlamayacakları birisi geliyor mu aklına? Aklını kime vereceksin? O güzelim aklının dediklerini en çok kim beğenir, en çok kim senin aklına güvenir? Aklını doğduğuna pişman etmeyecek kimi tanıyorsun? Çok sevdiğin gökyüzünü kimin üzerinde yükseltmek isterdin? Sokağı seyrettiğin, gün batımını beklediğin, kuş cıvıltılarını dinlediğin, rüzgâra yanağını verdiğin, önünü çiçeklerle süslediğin pencere önünü kime terk etmeyi düşünüyorsun? Yoksa, seviyorum ama vermiyorum mu diyeceksin? Yaz! Güneşi her sabah tap taze penceresine getirmeye lâyık gördüklerinin en başında kim gelir? Yıldızları, ovaları, denizleri, ırmakları, kuş cıvıltılarını en çok kime yakıştırıyorsan ona vermeye hazırlan. Onun da adını yaz listeye. İstanbul?u en çok infak etmek istediğin kişi her kimse, martılarından Boğaz?ına kadar, camilerinden Kızkulesi?ne kadar, her semtinin her taşının hakkını vermeli. Duraklarında otobüs beklemesini bile sevsin, trafiğinin uğultusunu bile özlesin. Lalelerini tek tek sevmeye, vapurlarında sabah vakti, ikindi vakti, gün batımında, geceleri bile çay içmeye vakit ayırsın. Kimse o, hemen yaz! Bu ikinci liste de tamamlandığında, en çok sevdiklerin en başta, en az sevdiklerin en sonda olmak üzere, herkes olsun içinde. Öyle ki, biri geldiğinde aklına, yine listenin içinde bulasın. Sevindirmediğin kimse kalmasın. İhtiyacını gözetmediğin hiç kimse/hiçbir şey liste dışı olmasın. Hatta, ekmek kırıntısı atmak istediğin kuşlar da orada olsun. Okşayarak sevindirebileceğini düşündüğün kedilerin hepsi listede olsun. Hiç tanımadığın, tanısan belki hiç sevmeyeceğin, sevsen belki yeterince ilgilenemeyeceğin milyarlarca insanın muhtaç olduğu nefesleri, vazgeçemedikleri keyiflerini, üzerine titredikleri huzurlarını da sen veriyor olasın. Ellerini bir sevdiğini yitiren her insanın omzuna koyacak halde hazır bekletmelisin. Bence birlikte pes edelim. Ne verileceklerin listesini bitirebilirsin, ne vereceğin kişilerin sonunu getirebilirsin. İlgilendiğin her şeye ve herkese verilecek bir şeyin olmalı. Kimseyi es geçmeye hakkın yok. Kanadını kırık bildiğin her kuştan sorumlu biliyorsun kendini. Ona da verecek bir şey olmalı sende. Yetim kalmış her çocuğa bir anne ve baba borçlusun aslında. Yürünmemiş yolların bile, uğranmamış dağların bile alacağı vardır senden. Hatta hiç sevmediklerine hiç sevmediğin şeyleri vermek için bile listeye yeni maddeler ekleyeceksin. Firavun?a hiç sevmezsin diyelim, ama ona cehennemi vermek senin de istediğin. Zalimlere verilecek bir şeyin yok sanırsın; oysa zalimlere yaptıklarının cezası verilmezse sevinemezsin. Öyleyse, sevmediklerine bile sevmediğin şeylerin verilmesiyle seviniyorsun. Senin yapmayı sevmediğin işleri severek yapanların olması sevimli değil mi? Şimdi her iki listeye sevmediklerini de eklemelisin. İhtimal ki, şu anda elinden kalemi bıraktın, vazgeçiyorsun liste yapmaktan. Verilecekler listesini tek maddeye indiriyorsun: her şey. Verilecekleri vermeyi düşündüklerinin listesi de buna benziyor: başta ?ben? olmak üzere herkes, her şey. Şimdi kim verecek her şeyi herkese ve her şeye. Sen değilsin bu? Ben hiç değilim. Yapmaya kalksa mutlaka unuttukları olur, mutlaka ihmal ettikleri çıkar, mutlaka çaresiz bıraktıkları olur, mutlaka aç susuz ve tesellisiz bıraktıkları olur. Kim olsun ?Veren?? Sana senin kimseye vermek istemeyeceğin kadar sevdiklerini veren kim? Çok sevdiğin canını en sevdiğin kişiye, yani sana, veren kim? Çok sevdiğin çocuklarını tam da onların anne ve baba olarak sevdikleri, en uygun kişiye, sana veren kim? Beğendiğin aklını en çok beğenecek kişiye, sana, veren kim? Senin en sevdiklerini sana en sevdiklerin olarak veren kim? Herkese ve her şeye senin vermek isteyip de veremeyeceğini veren kim? Çocukların hepsine sen tanımasan da sevdikleri anne babaları veren kim? Ana babaların hepsine tam kendilerince sevdikleri, içlerini ısındıran evlatları veren kim? Sevmediklerine bile sevmediğin cehennemi veren kim? ?Ben değil O? diyorsan, ?birr?i buldun. ?Verirse sadece O verir, başka kimse değil!? dediysen, ?hayr?a ulaştın. Listelerdeki her şeyden vazgeçtin, herkesi unuttun; Allah?ı buldun.
İnfak: Hızır'ın yanında Mûsa olabilmek için
 I. Ekmek teknemiz niye delinir? Hızır'ın gemiye yaptığını yapıyor Rabbimiz canımıza ve malımıza. Deliyor. Köşesinden kırpıyor. Kenarından azaltıyor. Biz ise Mûsa [as] gibi telaşla soruyoruz: "Ne yaptın sen? Ekmek teknemizi mi batırmak istiyorsun?" Rabbimizin bizi beraberliğine seçişin şartı O'ndan razı olmak. O'na razı olmak. O'nunla yetinmek. O?nun yanımızdaki varlığı, O?nun bizi yanında var etmesi, sahip olabileceklerimizin en önemlisi, en önceliklisi. Şimdi, bize verdiklerinden bizim de başkalarına vermemizi istiyor. Ama sadece ?bize verdiklerinden?, ?kendi malımızdan? değil. ?Bize verilen?i, başkalarına vermek kolay olmalı? Ama ?bizim olanı? başkasına vermek zordur. ?Bizim olan? niye başkasının olsun? İşte sınandığımız yer: Başkasına vermekte zorlanıyorsak, bizde olanı ?bizim olan? sanmaya başlamışız demektir. Verme zorluyor bizi ki, ?bizim olan?ı ?bize verilen?e dönüştürebilelim. ?Bize verilen?i ?bizim olan? sanmya başlamışsak, O?nun verdiğini gasp etmiş olmalıyız. Seve seve verebiliyorsak, canla başla terk edebiliyorsak ?bizim olan?ları, ?O?nun bize verdiğini? sözle değil sadece, eylemimizle onaylarız. Aklımızın almak istemediği gerçeği, sevdiğimiz şeylerden vererek aklımıza yediririz. Bağlandığımız şeylerle bağımızı çözerek kalbimizi ?bize Veren?e bağlarız. Eğer o gemi ?hasarlı? kılınmasaydı, arkadan gelen zalim yöneticinin eline geçecekti. Eğer malımız zekâtla eksiltilmeseydi, servetimiz infakla delinmeseydi, biriktirdikçe, yığdıkça, hırsımızın eline geçecekti. Hırsımızı besleyen malımız, bizi kendisini çoğaltmakla, korumakla, elde tutmakla oyalayacaktı. Malımız bize hizmet edeceğine, malımız bizi kendine hizmetkâr edecekti. Biz servetimizin sahibi değil, servetimiz bize sahip olacaktı. Asıl o zaman gerçek anlamda eksilecektik, kaybedecektik. Güvenilmez olan mala güvenerek aldanacaktık. Bizi terk eden serveti, biz terk etmeyerek boş yere oyalanacaktık. Azalan mülkümüzü, zayıflayan canımızı kendimize kalkan yapmaya kalkarak yenilecektik. Ekmeğimizle bencilliğimizi besleyerek, ekmek teknemizi batıracaktık. Kendimizi malla yüceltme alçaklığına batacaktık. Serveti paylaşmaktan uzaklaşıp ?bencilleşme? bataklığına gömülecektik. İşte o zaman ?malı yığdıkça yığan [ve] malının kendisini ölümsüz yapacağını sanan?lardan [Hümeze; 2-3] olacaktık. Şükür ki ekmek teknemiz delindi. II. Hırsımız niye öldürülür? Karşı kıyıya geçen Hızır, bu defa, hiç sebebi yokken bir genci öldürür. Mûsa [as] buna da itiraz eder. ?Demek sen, hiç sebepsiz bir cana kıydın ha...? Rabbine asi geleceğini, anne babasına hayırsız olacağını bildiği gencin yerine itaatli ve hayırlı bir evlat gelsin diye öldürdüğünü söyler Hızır. Eğer o ?genç? yaşasaydı, hem asi olacaktı hem de yerine gelecek itaatli kardeşinin yerini gasp edecekti. Aynen öyle de; Rabbimiz servetimizi zekâtla budamayı diler. Dallarını kısaltır, başına buyruk uzayıp genişlemesine izin vermez. Kazandığını Rabbinin emriyle, bile isteye azaltan her kul, sahiplenme hevesinin katledildiğini fark eder. Sahiplenme hırsı, yığma, biriktirme, çoğaltma, bencilleşme, cimrileşme ile dal budak salmasına, gövdesine bigânelikten ve vurdumduymazlıktan kalın kabuklar sarmaya başlamadan budanır. Büyüyüp kartlaşmadan, ağırlaşıp sertleşmeden, yeni sürgünler vermesi sağlanır. Budanmış bir ağacın daha gür yapraklar açması, daha kalın dallar uzatması gibi, zekâtla budanmış servet hayırla çoğalır. İnfakla asıl sahibine teslim edilmiş mal daha sağlam ve gürbüz olarak genişler. Sahiplenme hevesi öldürülmüş, çoğaltma hırsı katledilmiş, biriktirme arzusu yok edilmiş, üst üste yığma telaşı söndürülmüş yeni bir ?sahip? bulur mal kendine böylece. Artık mal da hayırlıdır, sahibi de hayırlıdır. III. Malımız bizden niye saklanır? Hızır ile Mûsa [as] sonunda bir köye varırlar. Köylüler ne yiyecek verirler ne barınak sunarlar onlara. Hızır, buna rağmen, köyün yıkık duvarını onarır. Bu defa, Mûsa?nın [as] ?Ama nasıl olur?? çığlığı son kez yankılanır. ?İsteseydin bunun için bir ücret alabilirdin!? Ama Hızır ile Mûsa?nın yolları artık ayrılmıştır. İşin aslı şudur: Köyde yetimlere ait bir hazine saklıdır duvarın içinde. Öyle yıkık kalsaydı, yetimler reşit olmadan hazine bulunacak ve hiç şüphesiz o köylüler tarafından gasp edilecek, yağmalanacaktı. ?Duvarı onardım ki, yetimler büyüyünceye kadar hazine saklı kalsın. Kimsenin eline geçmesin!? Rabbimiz, yine Hızır?ın köylülere yaptığını yapar bize de. Asla ihtiyacı olmadığı halde, bizden ?borç? ister: ?Kim Allah?a güzel bir borç vermek ister?? [245] Borcu canımızdan malımızdan ister. Oysa canımız da malımız da yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar gibi değil mi? O?na hiçbir yararı olmadığı halde, bizden hatırı için harcama yapmamızı ister: ?Yalnızca Allah?ı kazanmak için harcayın!? [Bakara, 272] Oysa hatırı için harcamasak da elimizdekiler elimizden çıkıyor değil mi? Hem eskiyor hem eksiliyor. Hem miktarı hem değeri azalıyor. ?Tanık olsun ki asr; hüsrandadır insan?? [Asr, 1-2] Zamanın akışı tanıktır ki, hep kaybediyoruz. Geçen her gün ömürden eksiliyor. Gelen her an ömrümüzü törpülüyor. Umutlarımızı uçurduğumuz yarınlar tükeniyor. Yaslandığımız duvarlar çöküyor. Rabbimiz duvarımızı onarıyor. Bu dünyada elimize bıraksaydı canımızı ve malımızı, biz hem onları kaybederdik, hem onlarla kaybederdik. Onları kaybederdik, çünkü ebedîleştirecek, fani olmaktan kurtaracak bir yol bulamazdık. Onlarla kaybederdik, çünkü onlara güvenip, hiç bitmeyecekmiş sanarak, hep birikecekmiş gibi sayarak bencilliğin bataklığına, kibrin kirine batardık. Rabbimiz, bizden kendi malımızı saklıyor. Reşit olduğumuz, yani gerçeği hakkıyla görebildiğimiz hesap günü elimize verecek. Rabbimiz, çok sevdiğimiz canımızı bizden istiyor, kendi yolunda yoruyor. Böylece canımızı ebediyen bize saklıyor. Nefsimizin elinde yağmalanmasını önlüyor ebediyet hazinemizin. Bencilliğimizin gasp etmesine izin vermiyor sonsuzluk sermayemizi. Elimizden aldıklarıyla, bizden sakladıklarıyla, üzerini infakla örttükleriyle, ?kimsenin kimseye fayda vermediği? o ?kara gün? için ?ak akçe?ler biriktiriyor. 7月23日
|
| Kuranı Kerim bugün gurbet içinde! |
|
|
|
Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) bir hadis-i şeriflerinde altı garipten bahseder: 2009-06-30
|
|
|
|
Peygamber Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) bir hadis-i şeriflerinde altı garipten bahseder: "Mescid, namaz kılmayanlar arasında; Kur'an-ı Kerim, fâsıkın kalbinde ya da onu okumayan birinin evinde; sâliha bir kadın kötü huylu bir adamın nikâhı altında; sâlih bir erkek arsız bir kadının yanında ve âlim, onun ilminden istifade etmeyen bir topluluk arasında gariptir." Bir başka defa da şöyle buyururlar: "İnsanlar, öyle bir zamanı idrak edeceklerdir ki, o dönemde Kur'an bir vadide, onlar da başka bir vadide olacaklardır." Yani, o devrin insanları Kur'an'la aynı vadiyi paylaşamayacak, yeni ifadesiyle, aynı düzlemde buluşamayacak, farklı farklı kulvarlarda bulunacaklardır. Dolayısıyla Kur'an, onu okumayan, onda ne olduğunu bile merak etmeyen ve ondan istifade etmeyi hiç düşünmeyen insanların evlerinde, gönüllerinde garip kalacaktır. Zaten, asıl garip, yurdundan yuvasından uzak kalan, dostundan, ahbabından ayrı düşen değil, yaşadığı dünya içinde, bulunduğu toplum itibariyle hâlinden anlaşılmayan, kıymeti bilinmeyendir.
Kur'an-ı Kerim'e karşı ortaya konan şeklî saygının da kendine göre mutlaka bir değeri vardır, o da boşa gitmez. Fakat asıl olan, zarfla beraber mazrufa, lafızla beraber manaya ve Kur'an'ın mushafıyla beraber onun Rabbimizin kelamı oluşuna da saygı, hürmet ve muhabbet göstermektir. Mesela, insanlar onu atlastan bohçalara sarsalar, gül kokulu altın yaldızlı mahfazalar içinde evlerinin en yüksek yerine assalar.. sonra evlerini yükselttikçe onu daha da yükseğe çıkarsalar.. Her sabah kalktıklarında ve akşam yatağa yöneldiklerinde beş-on defa öpüp yüzlerine gözlerine sürseler de, eğer Kur'an-ı Kerim'in ortaya koyduğu davaya sahip çıkmıyorlarsa ona gereken değeri vermiş olamaz, hak ettiği hürmet ve muhabbeti ortaya koymuş sayılmazlar. Çünkü saygı ve sevgi adına yapılan şeylerin hepsi, ancak Kur'an'a karşı gerçek saygı ortaya konduğu zaman bir kıymet ifade eder.
Eğer bir insan, hazreti İkrime gibi her yerde Kur'an hakikatlerini anlatmaya ve onun hakiki bir hâdimi olmaya çalışıyor, sonra da onu sabah akşam hürmetle okuyup yüzüne-gözüne sürüyor ve gönlünde coşan Kur'an sevgisiyle mushafı bağrına basıp "Kelâm-u Rabbî - Benim Rabbimin sözleri" diyerek öpüyor, öpüyorsa, diğer saygı tavırları da bir mana ifade eder. Fakat, bir insan, Kur'an'ı okuyup anlama heyecanı taşımıyorsa, onu başkalarına da duyurma gayretinden mahrumsa, her bir ayet-i kerimeyi hayat veren bir nefes gibi muhtaçlara üfleme aşk u şevkinden uzaksa, onu sadece evinin en yüksek yerine asmak, bazı hususi gün ve gecelerde tozunu silerek öpüp alnına koymakla iktifa ediyorsa.. bu zahirî ve sûrî hürmet tavırları çok fazla şey ifade etmez.
GURBETİ DİNDİRECEK FİKİR İŞÇİLERİ
Bununla beraber, meseleye temkinli yaklaşmak ve "Hiçbir şey ifade etmez" dememek gerektiğini düşünüyorum; çünkü Kur'an-ı Kerim'e karşı o kadarcık saygı bile bazılarımız için bir kurtuluş vesilesi olabilir. Öyle bir saygının bizim mazimizde ve kültürümüzde önemli bir yeri vardır. Mazi ve Kur'an'a saygı deyince, zannediyorum, o meşhur menkıbe sizin de aklınıza gelmiştir; anlatılır ya: Osman Gazi hazretleri Şeyh Edebâlî'nin evinde kaldığı gece ayağını uzatıp yatamaz; çünkü odada Mushaf-ı Şerif vardır. Bir köşeye kıvrılıp tesbihiyle meşgul olurken bir ara içi geçer. Rüyasında, Edebâlî hazretlerinin göğsünden çıkan bir nur tarafından kuşatıldığını; sonra kendisinin dallanıp budaklanarak kolları bulutlara varan, kökleri nice beldelere ulaşan bir çınar haline geldiğini görür. Edebâlî Hazretleri rüyadaki o nurun kendi kızı ve Osman Gazi'nin müstakbel eşi Bâlâ Hatun'u gösterdiğini, ağacın ise büyük bir devlete işaret ettiğini söyler; "Allah Teâlâ seni ve neslini insanların İslâm'la şereflenmesine vesile edecek." der. O geceden günümüze kadar da Osman Gazi ve onun neslinin Kur'an'a hürmetin bereketiyle bütün dünyaya kök saldıklarına inanılır. İşte, Kur'an'a karşı ayak uzatıp yatmama şeklindeki bir zahirî saygı, Osman Gazi gibi gönlünü ona bağlamış, dilbeste olduğu mefkûre uğruna arzda yapacağını yaptıktan sonra onu göklere taşımaya ve süreyya yıldızına asmaya karar vermiş bir insanın saygısıysa, o çok kıymetlidir ve bir gün mutlaka katlanarak geriye dönecektir.
Bugün de iç içe iki gurbet yaşanıyor; insanların çoğu pek acı bir gurbet, "Kur'an'sızlık gurbeti" yudumlarken Kur'an da cemaatsizlik gurbeti yaşıyor. Keşke, insanlar Kur'an'ın haremgâhına yürüyüverseler, ona karşı muhabbet izhar ederken kelam-ı ilahîye ve hakikatlerine gerçekten sahip çıksalar.. yani Kur'an ile insanlar arasında sahih bir izdivaç gerçekleşse ve bir şeb-i arûs olsa.. işte o zaman insanlar, hem kendi gurbetlerinden sıyrılmış, hem de Kur'an-ı Kerim'in çehresinden o gurbetin tozunu silmiş olacaklardır. Böyle bir vuslatla Kur'an-ı Kerim'in gurbetinin giderilmesi de zannediyorum, ona her zaman sahip çıkan fikir işçileri, bu devrin garipleri sayesinde gerçekleşecektir. İnsan aklının ve istidadının çok üstünde işler yaparak hep sulh ve ıslah yörüngeli yaşayan aşkın insanlar, Kur'an-ı Kerim'in gurbetini izale edeceklerdir.
Elverir ki onlar, durdukları yerde hep konumlarının hakkını verme duygusuyla bulunsun ve tam bir rehber tavrı ortaya koysun. Zaten, beşerin öyle örnek insanlara ve kaliteli rehberlere ihtiyacı vardır.. ne zaman müracaat edilirse edilsin, kahvesinin köpüğü üzerinde, tavşan kanı gibi çayı buğu buğu, sinesi de herkese açık rehberlere. Evvela kendi üzerlerindeki o gurbet tozu-toprağını silip atarak Kur'an'ın gurbetini giderecek ve sonra da onun hidayetiyle kurbet ufkuna doğru seyahate çıkacak olan fikir işçilerine...
Özetle:
1- Kur'an-ı Kerim'e karşı ortaya konan şeklî saygının da mutlaka bir değeri vardır. Fakat asıl olan, lafızla beraber manaya ve Kur'an'ın mushafıyla beraber onun Rabbimizin kelamı oluşuna hürmet ve muhabbet göstermektir.
2 - Keşke, insanlar Kur'an'a karşı muhabbet izhar ederken hakikatlerine gerçekten sahip çıksalar. İşte o zaman insanlar, hem kendi gurbetlerinden sıyrılmış, hem de Kur'an-ı Kerim'in çehresinden o gurbetin tozunu silmiş olacaklardır.
3 - Kur'an-ı Kerim'in gurbetinin giderilmesi de, ona her zaman sahip çıkan bu devrin garipleri sayesinde gerçekleşecektir. Hep sulh ve ıslah yörüngeli yaşayan aşkın insanlar Kur'an-ı Kerim'in gurbetini izale edeceklerdir.
ZAMAN | |
Bediüzzaman’ın, Vehhabilik hakkında ve dolayısı ile İbn-üt-Teymiye ve İbn-ül-Kayyım-i Cevzî hakkında bir takım açıklamaları risalelerde vardır. Ancak bu açıklamaların maksatlı olduğunu iddia edenler vardır. Bu konuda bizleri aydınlatır mısınız?
İtiraz edilen kısım:
Ehl-i vukufun insafsızca ve hatâlı ve haksız tenkidleri, Vehhâbîlik damariyle İmam-ı Ali Radıyallahü Anhın Nurlarla ciddî alâkasını ve takdîrini çekemeyerek ve geçen sene zemzem sularını döktüren ve bu sene haccı men'eden evhâmın te'siri altında o yanlış ve hasudâne itirazları "Beşinci Şuâ"a etmişler. (...)
Açıklama
(-Bediüzzaman; Hz. Ali’nin Risale-i Nur’la olan ciddi alakasını değişik işarî beşaretlerle ortaya koymuştur. Evliyaların binlerce -bu tür- işarî beşaretlerini inkâr etmeyen, bunu da inkâr edemez. Kaldı ki, böyle bir inkârın ispatı imkânsızdır. “Vehhâbîlik damariyle hareket etmek” ille de vehhabi olmak demek değildir. O dönemde, Hz. Peygamber (a.s.m)’e karşı çıkanların, ehl-i beytin muhabbetini esas alan Risale-i Nur gibi bir hizmete karşı çıkmaları kadar tabii bir şey olabilir mi?) İtiraz edilen kısım:Risale-i Nur’un üstadı ve Risale-i Nur’a Celcelutiye Kasidesi’nde rumuzlu işârâtiyle pek çok alâkadarlık gösteren ve benim hakaik-i îmaniyede hususî üstadım, "İmam-ı Ali"dir. (R.A.) ve "Kul lâ es'elukum aleyhi ecran ille’l-meveddete fi’l-kurbâ" ayetinin nassiyle, Al-i Beytin muhabbeti, Risale-i Nur’da ve mesleğimizde bir esasdır. Ve Vehhabilik damarı, hiçbir cihetle nurun hakikî şâkirdlerinde olmamak lâzım geliyor. İşte, şimdi gizli münafıklar, Vehhabilik damariyle, en ziyade İslâmiyeti ve hakikat-ı Kur'aniyeyi muhafazaya me'mur ve mükellef olan bir kısım hocaları elde edip, ehl-i hakikatı Alevilikle itham etmekte birbiri aleyhine istimâl ederek, dehşetli bir darbeyi İslâmiyete vurmağa çalışanlar meydanda geziyorlar. Sen de bir parçasını mektubunda yazıyorsun. Hattâ sen de biliyorsun, benim ve Risale-i Nur’un aleyhinde istimâl edilen en te'sirli vasıtayı hocalardan bulmuşlar. Şimdi, Haremeyn-i Şerifeyne hükmeden Vehhabiler ve meşhur, dehşetli dâhîlerden, İbn-üt-Teymiye ve İbn-ül-Kayyım-i Cevzî’nin pek acib ve cazibedar eserleri, İstanbul’da, çoktan beri hocaların eline geçmesiyle, hususan evliyalar aleyhinde ve bir derece bid'alara müsaadekâr meşreblerini kendilerine perde yapmak istiyen bid'alara bulaşmış bir kısım hocalar; sizin, muhabbet-i Al-i Beytden gelen ve şimdi izharı lâzım olmıyan içtihadınızı vesile ederek; hem sana, Hem Nur Şâkirdlerine darbe vurabilirler. (...)
Açıklama
- “Vehhabilik damarı” kavramı özellikle seçilmiş ve Ehl-i Beyt ve evliyalara karşı adavet eden bir zihniyetin simgesi olarak kullanılmıştır.
- Vehhabilerin yüzlerce Müslümanın kanını akıtarak Haremeyn-i Şerifeyne hâkim oldukları tarihî bir realitedir.
- “Dehşetli dâhîlerden, İbn-üt-Teymiye ve İbn-ül-Kayyım-i Cevzî’nin pek acib ve cazibedar eserleri” ifadesi çok insaflı, hasmının iyi taraflarını söylemekten çekinmeyen ve hakkı teslim eden bir şuurun yansımasıdır. Ancak, bu zatların ehl-i sünnet alimlerinin cumhuruna aykırı olan yanlış görüşlerini dayanak yapan vehhabî zihniyetli kimselerin, “hayatları boyunca kokusunu bile alamadıkları” velayetin, keşif-kerametin varlığını kabul edenleri yalancılıkla itham ettikleri de bir gerçektir. “Selefîcilik” klişesi altında İslam ümmetinin, büyük veli olarak kabul ettikleri bir kısım zatları tekfir etmekten bile kaçınmayan bu iflah olmaz cühela güruhunun, Risale-i Nur gibi, ehl-i sünnetin ve ehl-i beytin mesleklerini müdafaa etmeyi bir görev addeden bir hizmete taraftar olmaları düşünülemez.
Bu sebeple; “Hususan evliyalar aleyhinde ve bir derece bid'alara müsaadekâr meşreblerini kendilerine perde yapmak istiyen bid'alara bulaşmış bir kısım hocalar..” tespiti ayn-ı hak ve mahz-ı hakikattir. İtiraz edilen kısım:
Hz. Gavs-ı Geylani fitne-i ahir zamanda Sünnet-i Seniyyeyi ve Esrar-ı Kur'aniyeyi muhafazaya ve neşre çalışan bir mürîdine (Said Nursî’ye) on beş emare ile iltifat eder. Ve onunla konuşursa elbette İslâmiyet’in te'sisinde Esedullah unvanını alan ve ulûm-u esrariyede "ene medînetu’l-ilmi ve Aliyyun bâbuhâ" hadisine mazhar bulunan ve keramat-ı harika ile iştihar eden ve vehhabilerin ecdadı olan Haricileri kılınçtan geçiren... ve Gavs-ı Azam’ın ceddi ve üstadı olan Hz. Ali (R.A.) elbette Al-i Beytine bir cihette düşman olan Vehhabilerin Haremeyn-i Şerifeyni istilası hengamında ve Haricilerden daha berbat bir tarzda Sünnet-i Seniyyeye muhalefet eden bir kısım ulema-üs su' ve zalimlerin istilası zamanında Risale-i Nur vasıtası ile Risale-i Nur şâkirdleri bütün kuvvetleriyle Sünnet-i Seniyyenin muhafazasına ve Al-i Beytin hürmetine ve meveddetine çalışmaları ve o müthiş mehalike karşı sarsılmadıkları halde imdat-ı ruhaniye ve kuvve-i maneviyenin takviyesine pek çok muhtaç oldukları bir zamanda o ulûm-u evvelîn ve ahirîni bildiğini müftehirane iddia eden Hz. Ali (R.A.) hiç mümkün müdür ki; Evladından olan Gavs-ı Geylani’den geri kalsın. Şeceat-ı Haydaranesiyle Risale-i Nur şâkirdlerinin imdadına yetişmesin. Elbette bu suretle yetişir ve yetişti. (...)
Açıklama
- Bediüzzaman hazretlerinin burada ifade ettiği gibi, Hz. Ali ile haricilerin mücadelesi, vehhabilerin haricilerin maddî-manevî torunları oldukları, ehl-i beyte karşı adavet beslemeleri, bidalara müsaadekâr bir tavır sergilediklerine dair hususların hepsi tarihî gerçeklerdir. Resulullah (asm)’a saygı göstermeyi bile şirk sayacak kadar hamakat eseri gösteren bunlar, en güzide sahabelerin kabirlerini yok edip ortadan kaldırmaları, yani bilinemeyecek şekle sokmaları cümle âlemin malumudur.
- Risale-i Nur’un “sünnet-i seniyenin hizmetini ve ehl-i beytin muhabbetini” esas alan bir meslek olduğu da cümle âlemin malumudur.
- İmam-ı Ali ve Gavs-ı Azam’ın Risale-i Nur hizmetini alkışladıkları, onları manen himaye ettikleri, kerametleriyle bu eserlerin müellifini teşvik ve teşci’ ettikleri, vehhabî ve onların çömezlerinin malumu olmasa da, milyonlarca ehl-i ilim, ehl-i takva ve ehl-i faziletin malumudur.
- İslam aleminin saygı duyduğu onlarca âlim ve veliyi yalancılıkla itham eden, bu haricî bozuntusu adamların, İmam-ı Ali ve Gavs-ı Azam’ın Risale-i Nur’la ilgili müjdeli kerametlerini kabul etmeleri elbette beklenemez. İtiraz edilen kısım:
Şu vehhabi mes'elesinin kökü derindir. An'anesi zaman-ı sahabeden başlıyarak gelmiş. İşte o an'ane üç uzun esaslarla gelmiştir.
Birincisi: Hz. Ali (R.A.) vehhabilerin ecdadından ve ekserisi necid sekenesinden olan haricilere kılınç çekmesi ve nehrivanda onların hafızlarını öldürmesi onlarda derinden derine hem din namına şialığın aksine olarak Hz. Ali’nin (R.A) faziletlerine karşı bir küsmek bir adavet tevellüd etmiştir. Hz. Ali (R.A.) şah’ı velâyet ünvanını kazandığı ve turuk-u evliyanın ekser-i mutlakı ona rücu’ etmesi cihetinden haricilerde ve şimdi ise haricilerin bayraktarı olan vehhabilerde ehl-i velâyete karşı bir inkâr bir tezyif damarı yerleşmiştir.
İkincisi: Müseylime-i kezzabın fitnesiyle irtidada yüz tutan necid havalisi Hz. Ebûbekir’in (R.A.) hilâfetinde Halid İbn-i Velid’in kılıncıyla zir-u zeber edildi. Bundan necid ahalisinin hulefa-i raşidine ve dolayısıyle ehli sünnet vel cemaata karşı bir iğbirar seciyelerine girmişti. Halis müslüman oldukları halde yine eskiden ecdadlarının yedikleri darbeyi unutmuyorlar, nasıl ki ehl-i İran’ın Hz. Ömer’in (R.A.) adilâne darbesiyle devletleri mahv ve milletlerinin gururu kırıldığı için şialar, Al-i beyt muhabbeti perdesi altında Hz. Ömer’e (R.A) ve Hz. Ebûbekir’e (R.A.) ve dolayısıyle ehli sünnet ve cemaate daima muntakimane fırsat buldukça tecavüz etmişler.
Üçüncü Esas: Vehhabilerin azim imamlarından acib dehaları taşıyan meşhur İbn-i Teymîye ve İbn-i Kayımil-cevzî gibi zâtlar Muhyiddîn-i Arab (K.S.) gibi azim evliyaya karşı fazla hücum ettikleri ve gûya mezheb-i ehli sünneti Şi’âlara karşı Hz. Ebûbekrin (R.A.) Hz. Ali’den (R.A.) efdaliyetini müdafaa ediyorum diyerek Hz. Ali’nin (R.A.) kıymetini düşürüyorlar. Harika faziletlerini âdileştiriyorlar. Muhyiddîn-i Arab (K.S.) gibi çok evliyayı inkâr ve tekfir ediyorlar. Hem vehhabiler kendilerini Ahmed İbn-i Hambel mezhebinde saydıkları için Ahmed İbn-i Hambel Hazretleri bir milyon hadîsin hâfızı ve râvisi ve şiddetli olan Hambeli mezhebinin reisi ve halk-ı Kur'ân mes'elesinde cihan pesendane salabet ve metanet sahibi bir zât olduğundan onun bir derece Zahiri ve Müteassibane ve alevîlere karşı muhalefetkârane mezhebinden din namına istifade edip bir kısım evliyanın türbelerini tahrib ediyorlar ve kendilerini haklı zan ediyorlar. Halbuki bir dirhem hakları varsa bazen on dirhem ilâve ediyorlar. (...)
Açıklama
(Vehhabilerin bidalarına dair pek çok eser, İslam alimleri tarafından yazılmıştır. Fakat, onlarla ilgili bu üç esasın/hakikatin bu kadar veciz bir şekilde özetlenmesi, gerçekten Bediüzzaman’a has bir bediî beyandır. Hem gerçeği ifade ediyor, hem aşırı gidip tekfir etmiyor, hem işin arka planındaki sosyolojik vakaları sergiliyor, hem bu vakaların doğurduğu psikolojik saplantılarının gerekçelerini ortaya koyuyor. Bin barekellah!) İtiraz edilen kısım:
(...) hocalar, hattâ İstanbulun eskide dost hocaları, kaçmağa; ve az bir kısmı, tenkide çalışmaya; hattâ Âl-i Beyt ve İmam-ı Ali’ye adavetleri bulunan müfrit Vehhâbîlik hesabına Risale-i Nurun Âl-i Beyt ve İmam-ı Ali’nin bir mânevî hediyesi ve eseri olmasından, itiraz etmeye başlamışlar. Fakat biz, İstanbul âlimlerinden kızmıyoruz, belki bir cihette memnunuz... Çünki, başkalara nisbeten ilişmiyorlar.
Açıklama:
(Bediüzzaman “müfrit (aşırılık taraftarı) vehhabbiler” ifadesiyle, Vehhabiler de kendi aralarında farklı kategoriye ayrılmıştır ki, bu önemli bir insaf ölçüsüdür. Bundan anlaşılıyor ki, daha önce mutlak zikrettiği vehabbilerden maksadı da bu aşırılık taraftarı olan kısımdır.
Nitekim eserlerinde “Vehabbilerin güzel bir tarafı vardır ki, namazlarına çok dikkat ediyorlar.” diyerek, onların iyi taraflarını söylemekten de imtina etmemiştir. “Ve bunlar azdır, çabuk intibaha gelirler.” demek suretiyle de vehhabilerin yakında yaptıkları yanlışlarından dönecekleri müjdesini de vermiştir. Bu gün bu müjdenin tahakkuk etmekte olduğunu gösteren elle tutulur pek çok sinyal vardır.) İddia:
Said Nursî, kendisi ve risaleleri ile Hz. Ali arasında var olduğunu hayal ettiği bağı inkâr edenleri "Vehhabîlik"le itham etmiştir.
İddiaya Cevap:
(- Milyonlarca İslam âlimlerinin kabul ettiği evliyaların kerametlerini, üveysî bir şekilde aldıkları feyizleri, birer hayal mahsulü olarak değerlendiren Haricî bozuntusu vehhabilerin, ekser tarikatların piri olan ve şah-ı velayet unvanını alan Hz. Ali’yi ve onun üstadlığını kabul eden Nur şakirtlerine karşı müspet tavır beklemek, hayalin ötesinde bir kuruntudur.
- Ehl-i bid’a olduktan sonra, ha vehhabî ha mehhabî olmuş ne fark eder? Bedüzzaman’ın dilinde “vehhabilik”, her türlü bid’anın, ehl-i sünnete aykırı her türlü fikrin, Ehl-i beyte sevgi ve saygı beslemeyen her türlü düşüncenin ortak adıdır) İddia:
Said Nursî, bu hurafeleri kabul etmedikleri için "medreseden çıkanlar"ı da anlayamamakta; onların "kötü âlimler olduğunu ve bid'atlere müsait olan Vehhabîliği perde altında kabul ettiklerini" söylemektedir. Nur Risaleleri’ndeki ebced ve cifir hesapları, Celcelutiye, Ercüze ve bunlardan çıkarılan neticeleri tenkit eden bilirkişilerin ve bazı hocaların maruz kaldıkları bu itham, elbette ağır bir ithamdır. Ehl-i vukuf, Said Nursî ve talebelerinin muhakemeleri sürecinde mahkemelerce ilmî meselelerde danışılan ve Diyanet İşleri Başkanlığınca görevlendirilen kişiler olduklarına göre; Nur Risaleleri’nde iddia edildiği gibi Hz. Ali’nin Nur Risaleleri ve Said Nursî ile alâkasına, takdirine; acaba Vehhabîlikleri, evhamları, çekemezlikleri, hasetlikleri yüzünden mi itiraz etmişlerdir? Yoksa bunların ilme, aklıselime açıkça aykırı olan hurafeler, evhamlar olduğu için mi?
İddiaya Cevap:
(Onlarca ehl-i vukufun ve ehl-i diyanetin ve diyanete bağlı hocaların Risale-i Nur’un lehinde verdikleri raporlar ortadadır. Bir elin beş parmağını geçemeyen ve Hz. Ali’nin “ulemau’s-su = kötü alimler” şamarını yiyen bazı adamları savunmaya kalkışmak, bu ehl-i bid’a haricî bozuntusu vehhabbi zihniyetin ne kadar acımasız, faziletsiz, erdemsiz olduğunun belgesidir. Hayatı boyunca, “dünyalık namına, dolar-riyal namına, şöhret riya namına hiçbir şey dememiş, yalnız Allah demiş, iman demiş, İslam demiş, Kur’an’ın bir tek meselesine binler ruhunu feda etmeye hazır olduğunu ilan etmiş Bediüzzaman’ın bu Kur’anî hizmetini “hurafe” olarak değerlendiren, ona cephe alan ve dolayısıyla ehl-i küfre yandaş çıkan ehl-i bid’a bir kısım “hoca” adını almış zavallıların avukatlığına soyunanlar, Allah katındaki hesaplarını da unutmuşa benziyorlar.
- Allah’a, Peygamber’e, Kur’an’a, İslam’a açıkça saldıran binlerce dinsiz akımlar ortada iken, onlara karşı “süt dökmüş kedi” gibi lal kesilenlerin, ehl-i hak ve hakikat olan ehl-i velayete, ehl-i tarike, Nur cemaatlerine karşı -bahanelerle- dine hizmet ettiklerini düşünenleri düşündükçe, şeytanın ne kadar şeytanî tuzaklarının olduğunu düşünüp ürkmemek mümkün değildir. Allah bize de, vehhabî ve şia kardeşlerimize de, hepimize hidayetini lütfeylesin.) İddia:
Said Nursî, Nur Risaleleri’nin Hz. Ali’nin eseri olduğunu kabul etmeyenleri bile Hz. Ali düşmanı müfrit Vehhabî ilân etmiştir:
İddiaya Cevap: (Haza bühtanun azîm = Bu gerçekten çirkin bir iftiradır.) İddia:Konunun açığa çıkması için, Nur Risaleleri’nde dile getirilen ifadeleri buraya aktardık. Daha sonra Vehhabîlikle ilgili bir bilgi notu ekledik. Kitabımızda İbn Teymiye’nin ve İbn Kayyım’ın eserlerinden de faydalandığımız için, muhtemelen biz de bu suçlama ile karşı karşıya kalacağız. İmam Şâfiî’nin Rafızîlikle itham edildiğinde "Hz. Muhammed’in âlini sevmek Rafızîlik ise; ins ve cin tanık olsun ki, ben Rafızîyim" dediği gibi biz de peşinen diyoruz ki: Said Nursî’nin hayallerini, hezeyan ve kuruntularını kabul etmemek Vehhabîlik ise, biz de Vehhabîyiz. Hem de biz, bu Vehhabîliği Hz. Ali’yi sevdiğimiz, bu derekede ona nispet edilenleri ona yakıştıramadığımız için yapıyoruz...
İddiaya Cevap:
(Bir kimsenin vehhabiliğine ins ve cinden özel tanık aramaya ne gerek var. Bu gibi kimselerin zaten bütün halleri, bütün tavırları, bütün gayret ve çabaları buna tanıklık etmektedir. Örneğin; “Said Nursi’nin öve öve bitiremediği Hz. Ali...” ifadesini kullanan bir kimsenin, ilim-irfan ve takvasıyla şöhret-şiar-ı âlem olan imam-ı Ali’ye karşı bu küstah tavrı onun haricî bozuntusu bir vehhabî çömezi olduğunu göstermiyor mu?
Yine ilim, irfan ve takvasıyla Bediüzzaman unvanına layık görülen bir zat-ı muhtereme ağır ithamlarda bulunmak ve “Said Nursî’nin hayallerini, hezeyan ve kuruntularını kabul etmemek Vehhabîlik ise..” deme cüretinde bulunmak, bir tanık olarak sahibini ele vermiyor mu?
İnsan şunu da sormadan edemiyor; acaba, haricîlerde olduğu gibi, gabaveti ortaya çıkan alelade bir kimseyi vehhabilikle itham etmek mi, yoksa -İmama Gazzalî, İmam-ı Rabbanî gibi- asrın müceddidi olan mücahid bir allameyi peygamberlik iddiasıyla itham etmek mi daha kötüdür? “Küfrün/tekfirin ortada kalmayacağı, ikisinden birine raci olacağını” bildiren hadis-i şerifi hatırlatmaktan ve bundan tevbe edilmesini beklemekten başka ne yapabiliriz ki!)
Niyazi BEKİ (Yrd. Doç. Dr.)
Bediüzzaman, eserlerinde işarî tefsirin çok örneklerini ortaya koymuştur. Ancak birileri işarî tefsiri farklı tanımlayarak, Üstad’ın bu konudaki yorumlarına dil uzatıyorlar. Aşağıdaki iddiaları da dikkate alarak bu konuda bizleri aydınlatır mısınız?
“(...) "Acaba Risale-i Nur’u, Kur\'an kabul eder mi? Ona ne nazarla bakıyor?" denildi. O acib sual karşısında bulundum. Ben de, Kur\'an’dan istimdat eyledim. Birden otuzüç âyetin sarîhinin teferruatı nev\'indeki tabakattan "mâna-yı işârî" tabakasından ve mâna-yı işârî külliyetinde dahil bir ferdi, Risale-i Nur olduğunu ve duhulüne ve medar-ı imtiyazına birer kuvvetli karîne bulunmasını bir saat zarfında hissettim; ve bir kısmını mücmelen gördüm. Kanaatımda hiçbir şek ve şüphe ve vehim ve vesvese kalmadı; ve ben de, ehl-i îmanın îmanını Risale-i Nur ile takviye etmek niyetiyle o kat\'î kanaatımı yazdım ve has kardeşlerime mahrem tutulmak şartiyle verdim.”
“Ve o risalede biz demiyoruz ki: "Âyetin mâna-yı sarîhi budur." Tâ hocalar "fîhinazarun" desin. Hem dememişiz ki: "Mâna-yı işârînin külliyeti budur", belki diyoruz ki: Mânâ-yı sarîhinin tahtında müteaddit tabakalar var. Bir tabakası da, mâna-yı işârî ve remzîdir. Ve o mâna-yı işârî de bir küllîdir, her asırda cüz\'iyatları var. Ve Risale-i Nur dahi, bu asırda o mâna-yı işârî tabakasının külliyetinde bir ferddir. Ve o ferdin kasden bir medar-ı nazar olduğuna ve ehemmiyetli bir vazife göreceğine eskidenberi ulema beyninde bir düstur-u cifrî ve riyazî ile karineler, belki hüccetler gösterilmiş iken, Kur\'anın âyetine ve sarahatine, değil incitmek, belki i’caz ve belâğatına hizmet ediyor.”
“Bu nevi işarât-ı gaybiyeye itiraz edilemez...”(Şualar, İşarat-ı Kur’aniye Hakkında Lahika, s.681 ve 682)
"İşarî tefsir" şöyle tanımlanmaktadır:
İşarî tefsir, sülûk ve tasavvuf erbabına zahir olan gizli bir işaretle, Kur\'an’ı zahirinin gayrına tevil etmektir.
İşarî tefsirleri, Kur\'an’ın zahir manasından başka bir mana taşımadığını iddia eden Zahirîler haricindeki İslâm âlimleri kabul etmişlerdir. İbn Hazm, Kur\'an’da bâtın mananın olmadığını, Peygamber’in şeriatta hiçbir şeyi gizlememiş olduğunu söylemektedir.
Ayet, açıkça abdestten, gusülden, teyemmümden bahsetmektedir. Oysa Nur Risaleleri’ne göre; ayetteki "eğer hasta iseniz" anlamına gelen "ve in küntüm merzâ" cümlesi "dalâlet ehli tarafından artırılan manevî hastalıkların büyük bir kısmı, Nur Risalelerinin Kur\'anî ilaçlarıyla giderilebilir" anlamını da taşımakta, bu anlama işaret etmektedir. Bu cümlenin ima ettikleri henüz bitmemiştir: "Bir sapık fırka, üzüntü ile beraber, -şayet dünyanın iki yüz sene daha ömrü varsa- faaliyetlerine devam edecektir"!
“Birincisi: Bu âyetin makam-ı ebcedi ve cifrisi, bin üçyüz elliyedi (1357) ederek o tarihlerde medrese ve irşadgahların seddiyle ve ehl-i ilim sarıklarının açılmasıyla ve ma’nevi susuzluk başladığı hengamda Risale-i Nur hakâik-i îmaniye cihetinde on beş senede kazanılan imân-ı tahkikiyi onbeş haftada belki tam müstaidlere onbeş saatte sarsılmayacak derecede iman-ı tahkikiyi kazandırması kavi bir emaredir ki; şu işaret ona hususi bakar.”
“İkinci emare: Sad ve sin, birbirine tam kardeş olması ve bir kelimede birbirinin yerine geçmesi münasebetiyle bu âyetteki "sa‘îden" kelimesindeki sad, sin okunsa Risale-i Nur’un tercümanını göstermesi, hem bu cümlenin birinci mukaddimesi olan "ev lâmestumu’n-nisâe" fıkrasının işaretiyle kadınların çıplak bacak olarak erkeklere karışmak ve Risale-i Nur’un, şiddetli taarruzlar içinde tesettür lehinde kuvveti mukavemeti zamanına, şeddeli nun iki nun olmak üzere makam-ı cifrisi bin üçyüz kırkyedi (1347) adediyle parmak basması "ev ‘alâ seferin" fıkrasının işaretiyle umumi harblerin asrında her millet seferberlik vaziyetinde bulunması ve (...) lâtif ve kuvvetli bir emaredir ki; âyetin işareti, bu asra ve Risale-i Nur’a bir hususiyeti var ve remzen ona bakar.” Yukarıdaki alıntılarda görüldüğü gibi Nur Risaleleri’nde, bu zırvaların işarî tefsirden olduğu öne sürülmüştür. Oysa, bunların makul ve meşru sayılabilecek işarî tefsirden olmadığı açıktır.
Niyazi BEKİ (Yrd. Doç. Dr.
Risale-i Nur nasıl bir tefsirdir, Bediüzzaman kimdir?
RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI, dili ve muhtevasıyla olduğu kadar, telif tarzı ve tertibiyle de orijinal bir eserdir. Ekseriyetle dağlarda, kırlarda, yahut zindanların amansız şartları altında telif edilen bu eser, telif şartlarından hiç beklenmeyecek bir şekilde, en ağır, en derin, en muğlâk ilmî meseleleri incelemekte, en çetin soruları ele almakta, yüzyıllar boyunca tartışma konusu teşkil edegelmiş problemler için çözümler ortaya koymakta, çağın tereddütlerine cevap getirmekte, üstelik bütün bunları, tamamen kendisine has bir üslûp ve metod içerisinde gerçekleştirmektedir.
Risale-i Nur, yaygın bir şekilde, “çağdaş bir tefsir” olarak tarif edilegelmiştir. Doğrudan doğruya Kur’ân’a dayanması ve bilhassa imana dair bir kısım âyet-i kerimeleri geniş şekilde açıklaması sebebiyle, bu tarif bir hakikati aksettirmektedir. Ancak, gerek tertip itibarıyla, gerekse açıklama tarzıyla Risale-i Nur alışılagelen tefsirlerden ayrıldığı gibi, Külliyatın bazı parçaları (On Dokuzuncu Mektup, Yirmi Dokuzuncu Lem’a, On Dokuzuncu Söz, umumiyetle lâhikalar ve müdafaalar gibi) daha başka ilim dalları içinde mütalâa edilebilecek eserleri teşkil etmektedir. Meselâ İşârâtü’l-İ’câz ile Sünuhat’ın aynı tasnif içine girecek eserler olmadığı, ilk bakışta kolayca anlaşılacaktır.
Risale-i Nur’un en az tefsir kadar önem taşıyan bir diğer cephesi, kelâm ilmiyle ilgilidir. Belki de Külliyatın ekseriyetini kelâm ilmi içinde mütalâa etmek daha doğru olacaktır. Başta lâhikalar olmak üzere geri kalan bölümlerde ise, hizmet metodları ile ilgili bahisler önemli bir ağırlık teşkil etmektedir.
Kelâm tarihi ve klâsik kelâm eserleri ile mukayese edildiğinde, Risale-i Nur’un bu sahada yep yeni bir tarz geliştirdiğini, hattâ bir çığır açmış olduğunu görmek hiç de zor olmayacaktır. Zaten Risale-i Nur Müellifi, eserlerinin çeşitli yerlerinde bu hususu açıkça dile getirmektedir.
Risale-i Nur, konuları ele alış tarzı, muhtevasındaki derinliği ve kapsamlılığı birçok kesimin yoğun ilgisini çekmiştir. Bir yandan yurt içinde ve dışında çeşitli halk kesimleri tarafından okunmakta ve diğer yandan hakkında uluslararası sempozyumlar düzenlenmekte ve birçok akademik makale ve tezlere konu olmaktadır.
Meselâ bunlar arasında çağdaş düşünürlerden Faslı Prof. Dr. Taha Abdurrahman, Risale-i Nur'un düşünce dünyasında yaptığı büyük devrimden söz ederken, onun diğer yönlerinin yanında bu yönünün de kayda değer olduğuna dikkat çekmektedir:
"Bazı Batılı filozoflar, her şeyin merkezine aklı aldılar ve sadece aklın ürünü olan hususlara itibar ettiler. Hattâ bu hususta öyle ileri gittiler ki, İncil ve Kur'ân gibi semâvî kitapları ve temsil ettikleri dinleri de aklın etrafında dönen diğer eşya arasına katarak, aklî sistem içinde onlara bir tanım getirdiler. Yani, tıpkı eski insanların dünyayı sabit sanıp güneşin de onun etrafında döndüğünü tevehhüm ettikleri gibi, aklı sabit kabul ederek semavî kitap ve dinleri onun etrafında gezdirdiler.
"İşte Bediüzzaman, Risale-i Nur'la düşünce dünyasındaki bu gidişatı olması gereken mecraya çevirdi-tıpkı ilim dünyasında Kopernik'in yaptığı gibi. Nasıl ki Kopernik, 'Dünyanın sabit, güneşin onun etrafında döndüğü şeklindeki eski görüşü ortadan kaldırıp; onun yerine, dünyanın hem kendi etrafında, hem güneşin etrafında döndüğünü' ispat etti; Bediüzzaman da Risale-i Nur'la düşünce dünyasında buna benzer bir inkılâp gerçekleştirdi: 'İnsanın düşünce dünyası sabit olamaz. Düşünce dünyası hem kendi ekseni etrafında döner, hem de vahiy güneşinin etrafında döner' diyerek insan düşüncesinin olması gereken asıl yerini tespit etmiş, aklı yalnızlık ve karanlıktan kurtararak aydınlatmış ve rahatlatmıştır."
Ayrıca Risale-i Nur, bir Kur'ân tefsiri olması itibariyle, aklın yanı sıra, kalb, ruh ve diğer bütün duygulara da hitap etmektedir. Ahlâkın bütün boyutlarına ışık tutmakta ve bir çok sosyal probleme çözümler sunmaktadır. Ancak onun bu ve benzeri daha bir çok meziyetini en iyi şekilde anlamanın yolu her halde onu açıp bizatihi okumak ve yaşamakla olur.
Risale-i Nur nasıl bir tefsirdir?
Tefsir iki kısımdır. Birisi: Malûm tefsirlerdir ki, Kur'ân’ın ibaresini ve kelime ve cümlelerinin mânalarını açıklar, izah ve isbat ederler. İkinci kısım tefsir ise: Kur'ân’ın imanî hakikatlerini kuvvetli hüccetlerle açıklar, isbat ve izah ederler. Bu kısmın çok ehemmiyeti var. Birinci kısım tefsirler, bu ikinci kısmı bazan özet bir tarzda ele alıyorlar. Fakat Risale-i Nur, doğrudan doğruya bu ikinci kısmı esas tutmuş, benzersiz bir şekilde inatçı filozofları susturan bir mânevî tefsirdir.
Risale-i Nur, her asırda milyonlarca insanın rehberi olan mukaddes kitabımız Kur'ân’ın hakikatlerini subjektif nazariye ve mütâlaalardan uzak olarak, rasyonel ve objektif bir şekilde izah edip insaniyetin istifadesine arz edilen bir külliyattır.
Risale-i Nur, Kur'ân âyetlerinin nurlu bir tefsiridir. Baştan başa îman ve tevhid hakikatlarıyla müberhendir. En avamdan en havassa kadar her sınıf halkın anlayışına göre hazırlanmış ve müsbet ilimlerle mücehhezdir.
Risale-i Nur, asrın ihtiyaçlarına tam cevab verir. Aklı ve kalbi tatmin eder. Vesveseli şübhecileri ikna eder. Hattâ en inatçı filozofları dahi teslime mecbur eder. Risale-i Nur, akla gelen bütün istifhamları bertaraf eder. Zerrelerden güneşlere kadar îman mertebelerini açıklar. Vahdâniyet-i İlâhiyeyi ve nübüvvetin hakikatini ispat eder. Risale-i Nur, yer ve göklerin tabakalarından, melâike ve ruh bahsinden, zamanın hakikatinden, haşir ve âhiretin vukuundan, Cennet ve Cehennemin varlığından, ölümün mâhiyetinden; ebedî saadet ve şekavetin kaynağına kadar, akla gelebilecek bütün imanî meseleleri en kat'î delillerle aklen, ilmen ve mantıken ispat eder... Pozitif ilimleri teşvik eder. Kesin delillerle aklı ve kalbi ikna eder ve merakları izale eder.
Büyük şâirimiz merhum Mehmed Âkif, bir üdebâ meclisinde, "Viktor Hügolar, Şekspirler, Dekartlar; edebiyatta ve felsefede, Bediüzzaman'ın bir talebesi olabilirler" demişti.
Bediüzzaman, Risale-i Nur'la beşeri sefâhet ve dalâletten kurtarırken, korku ve dehşet vermek tarzını tâkib etmez. Gayr-ı meşru bir lezzetin içinde, yüz elemi gösterir, hissi mağlûb eder, kalb ve ruhu hissiyata mağlûb olmaktan korur. Küfür ve dalâlette de, bir zakkum-u Cehennem tohumu olduğunu, dünyada dahi Cehennem azabları çektirdiğini; buna mukabil îmanda, İslâmiyet ve ibâdette leziz lezzetler ve zevkler bulunduğunu ve Cennet çekirdeği ve meyveleri gibi dünyada dahi bir nevi mükâfata nâil eylediğini isbat eder.
Kur'ân-ı Azîmüşşan bütün zamanlarda gelip geçen nev-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve ferdlerine hitaben Arş-ı A'lâdan irad edilen İlahî ve şümullü bir nutuk ve umumî, Rabbanî bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan ve bilhassa bu zamana ait pek çok fenleri ve ilimleri câmi'dir. Bu itibarla zamanca, mekânca, ihtisasça daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden ve karihasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur'ân-ı Azîmüşşana tefsir olamaz. Çünki Kur'ân’ın hitabına muhatap olan milletlerin, insanların ahval-i ruhiyelerine ve maddiyatlarına, câmi' bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir ferd vâkıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki, ona göre bir tefsir yapabilsin. Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassuptan hâlî olamaz ki, hakaik-i Kur'âniyeyi görsün, bîtarafane beyan etsin. Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez. Meğer ki bir nevi icmaın tasdikine mazhar ola.
Binaenaleyh Kur'ân’ın ince mânâlarının ve tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehasininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlarının tesbitiyle, herbiri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkikîn-i ulemadan yüksek bir heyetin tedkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lâzımdır. Nitekim kanunî hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tedkikatından geçmesi lâzımdır ki, umumî bir emniyeti ve cumhur-u nâsın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniye husule gelsin; ve icma-ı millet hücceti elde edebilsin.
Evet Kur'ân-ı Azîmüşşanın müfessiri, yüksek bir deha sahibi ve nâfiz bir içtihada mâlik ve bir velâyet-i kâmileyi haiz bir zât olmalıdır. Bilhassa bu zamanlarda, bu şartlar ancak yüksek ve azîm bir heyetin tesanüdüyle ve o heyetin telâhuk-u efkârından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassuplarından âzâde olarak tam ihlâslarından doğan dâhî bir şahs-ı manevîde bulunur. İşte Kur'ân’ı ancak böyle bir şahs-ı mânevî tefsir edebilir.
İşte büyük ulemâ-i İslâm ve meşâyih-i kiram çok tecrübe ve imtihanlarla şöyle bir kanaata varmışlardır ki: Bediüzzaman ne söylerse hakikattır. Bediüzzaman'ın eserleri, sünuhât-ı kalbîye olup, cumhur-u ulemânın tasdik ve takdîrine mazhardır.
Risale-i Nur, Kur'ân-ı Mu'ciz-ül Beyânın bu asırda bir mu'cize-i mâneviyesi olan yüksek ve parlak bir tefsiridir. Evet Risale-i Nur kalblerin fatihi ve mahbubu, ruhların sultanı, akılların muallimi, nefislerin mürebbii ve müzekkîsidir.
İşte Bediüzzaman Said Nursî; Kur'an-ı Kerîm'deki bu asrın muhtaç olduğu hakikatleri keşfedip, Nur risalelerinde, herkesin kabiliyeti nisbetinde istifade edebileceği bir tarzda tefsir ve îzah etmek muvaffakıyetine mazhar olmuştur. Bunun içindir ki: Risale-i Nur, emsali görülmemiş bir şâheserdir kanaatına varılmıştır.
Bediüzzaman kimdir?
Said Nursî, 1876'da Bitlis vilayetine bağlı Hizan ilçesi Nurs köyünde dünyaya geldi. Çocukluğunda çevresindeki medreselerde eğitim gördü. Kendisinde görülen harikulade zeka ve hafıza sebebiyle önceleri Molla Said-i Meşhur diye tanındı. Daha sonra "Zamanın Harikası" anlamında "Bediüzzaman" ünvanıyla şöhret buldu.
Talebelik yıllarında temel İslamî ilimlerle ilgili 90 kitabı ezberledi. Her gece bunlardan birini tekrar ediyordu. Bu tekrarlar O'nu, Kur'an ayetlerini derinlemesine anlamasına birer basamak oldu ve her bir Kur'an ayetinin bütün kâinatı ihata ettiğini gördü.
1900'lü yılların başında doğuda Medresetü-z Zehra adında, din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu bir İslam Üniversitesi kurmak fikriyle hilafet merkezi olan İstanbul'a geldi ve hayatı boyunca bu fikrini gerçekleştirmek için gayret gösterdi. Doğrudan istediği şekilde bir üniversite kuramamakla birlikte memleketin her tarafında şubeleri bulunan yaygın bir medrese sistemi tesis etti.
1. Dünya Savaşı yıllarında doğu cephesinde gönüllü alay komutanı olarak hizmet etti. Savaş esnasında yaralanıp 2,5 yıl Rusya'da esir kaldı. 1917'deki Bolşevik İhtilali esnasındaki kargaşadan yararlanıp esaretten kurtuldu. Dönüşte, Genelkurmay'ın kontenjanından Osmanlı'nın en üst düzey dinî danışma merkezi olan Dar-ül Hikmet-il İslamiyye'de görev yaptı. İngilizlerin İstanbul'u işgali yıllarında onların aleyhinde Hutuvat-ı Sitte adıyla bir risale neşretti. Anadolu'da başlatılan İstiklal mücadelesine destek verdi.
1925 yılında Van'da eğitim faaliyetlerinde bulunurken, o sırada meydana gelen Şeyh Said hareketi sebebiyle, önce Burdur'a, ardından Isparta ve Barla'ya sürgüne gönderildi. Burada 8 yıl kaldı. Risale-i Nur isimli Kur'an tefsirinin çoğu bölümlerini burada yazdı. Eserleri ve fikirleri sebebiyle Eskişehir Mahkemesine sevk edildi.
Sürgüne gönderildiği Kastamonu'da eserlerini yazmaya devam etti. 1943'te Denizli Mahkemesi'ne, 1948'de Afyon Mahkemesi'ne sevk edildi. Mahkemeler beraatla neticelendi.
1950'de çok partili hayata geçildiğinde dini hak ve hürriyetler genişledi. Bediüzzaman, bu dönemde bulunduğu Emirdağ, Isparta ve civar yerlerde Nur Medreseleri tesis etti, talebeler yetiştirdi. Eserlerini matbaalarda bastırdı.
Bediüzzaman Said Nursi, 23 Mart 1960'ta Hakk'ın rahmetine kavuştu. Selam ve dua ile... Sorularla İslamiyet Editör " birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz mazide, birimiz müstakbelde, birimiz dünyada, birimiz ahirette olsak biz birbirimizle beraberiz"
7月6日 Rahmet hep yukarıdan aşağı doğru yağar...
 Canan Aydemir Yağmur, diğer ismiyle "bereket" hep yukarıdan aşağı doğru yağar. Tane tane ve belirli aralıklarda, belirli boyutlarda. Kimi zaman ismi "yağmur" olur çisil çisil yağar yaz yağmuru gibi, kimi zaman da "dolu" olarak yağar iri iri, sert, tıpkı misket gibi. Kışın, üşüyen damlalar kristalleşir ve buzdan kar tanelerine dönüşür de yağar lapa lapa. Ama hep yukarıdan aşağıya, tevazu ile. Hiç itirazsız toprağa karışır, tohumları bulur ve besler. Gün gelir bu tohumlar toprağı yarıp yeryüzüne çıkar, yeşerir. Onlar da tevazuundan başlarını yere eğer, rahmet yine yukarıdan aşağı tecelli eder. Suyun subuharı halinde yükselip, soğuk havayla karşılaşması sonucu nem yüklü tanecikler içeren bulutlar oluşur. Doyma noktasına ulaşan bulutlardan ise yağmur yağar. İşte bir âlim de önce - bilgiyle - yükselir, yükselir sonra soğuk havayla - imtihanlarla, sıkıntılarla - karşılaşır. İlme yeterince doyan, hemhâl olan âlim başlar yağmur gibi yağmaya, yukarıdan aşağıya ilim yağdırmaya. Mevlâna'nın dediğince : "Bulutlar ağlamasa yeşillikler nasıl güler?" Yağmur nasıl ki gökten yere iner ve toprağı besler, âlimlerimiz de su gibi önce bilgiyle yükselip sonra rahmet gibi aşağıdaki biz topraklara - topraktan yaratılmışlara - bilgi yağdırır ve bizi - bire bin veren başaklar gibi - bilgilendirirler. Toprak için yağmur ne ise cahil için de âlim odur. Toprak bir seviyeden sonra suya doyar ama mü'min ilme asla doymaz. O yüzdendir ki Efendimiz (a.s.m.) : "İlim mü'minin yitik malıdır, onu nerede bulursa alır." buyuruyor. Yağmuru seyretmek, toprakla bir araya geldiğinde etrafa yayılan kokuyu içimize çekmek ne kadar güzelse, ilim öğrenmek de bir o kadar güzeldir...değil mi ki sonsuz İlim Sahibi'nden gelir... Allah (c.c.) cümlemizi, bağrında yeşermeye namzet iman tohumu bulunan "toprak"lardan eylesin. Amin SENAİ DEMİRCİ 7月3日
ÜÇÜNCÜ MEKTUP


[O malûm talebesine gönderilen mektubun bir parçasıdır.] Hamisen: Bir mektupta, buradaki hissiyatıma hissedar olmak arzusunu yazmıştın. İşte binden birini işit. Bir gece, yüz tabakalık irtifada, bir katran ağacının başındaki yuvada, semânın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne baktım; Kur’ân-ı Hakîmin kaseminde ulvî bir nur-u i’câz ve parlak bir sırr-ı belâgat gördüm. Evet, seyyar yıldızlara ve istitar ve intişarlarına işaret eden şu âyet, gayet âli bir nakş-ı san’at ve âli bir levha-i ibret, nazar-ı temâşâya gösteriyor. Evet, şu seyyareler, kumandanları olan güneşin dairesinden çıkıyorlar, sabit yıldızlar dairesine girerek semâda yeni yeni nakışları ve san’atları gösteriyorlar. Bazen kendileri gibi parlak bir yıldıza omuz omuza verir, güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Bazen küçük yıldızlar içine girip bir kumandan suretini gösteriyorlar. Hususuyla bu mevsimde, akşamdan sonra, ufukta Zühre yıldızı ve fecirden evvel diğer parlak bir arkadaşı, gayet şirin ve güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Sonra, vazife-i teftişiyelerini ve nakş-ı san’atta mekiklik hizmetini ifadan sonra yine dönüp, sultanları olan güneşin şâşaalı dairesine girip gizleniyorlar. Şimdi, şu hunnes, künnes tabir edilen seyyarelerle şu zeminimizi kâinat fezasında birer gemi, birer tayyare suretinde kemâl-i intizamla döndüren ve seyr ü seyahat ettiren Zâtın haşmet-i
rububiyetini ve şâşaa-i saltanat-ı ulûhiyetini güneş gibi parlaklığıyla gösteriyorlar. Bak bir saltanatın haşmetine ki, gemileri ve tayyareleri içinde öyleleri var ki, bin defa küre-i arz kadar bir cesamette ve bir saniyede sekiz saat mesafeyi kat eden sürattedir. İşte, böyle bir Sultana ubudiyet ve imanla intisap etmek ve şu dünyada ona misafir olmak ne kadar âli bir saadet, ne derece büyük bir şeref olduğunu kıyas et.
Sonra kamere baktım. âyetinin gayet parlak bir nur-u i’câzı ifade ettiğini gördüm. Evet, kamerin takdiri ve tedviri ve tedbir ve tenviri ve zemine ve güneşe karşı gayet dakik bir hesapla vaziyetleri o kadar hayretfezâ, o derece harikadır ki, "Onu öyle tanzim eden ve takdir eden bir Kadîre hiçbir şey ağır gelmez; onu öyle yapan herşeyi yapabilir" fikrini, temâşâ eden herbir zîşuura ders verir. Hem öyle bir tarzda güneşi takip ediyor ki, bir saniye kadar yolunu şaşırmıyor, zerre kadar vazifesinden geri kalmıyor. Dikkatle bakana, dedirtiyor. Hususan Mayıs’ın âhirinde olduğu gibi, bazı vakitte ince hilâl şeklinde Süreyya menziline girdiği vakit, hurma ağacının eğilmiş beyaz bir dalı suretini ve Süreyya bir salkım suretini gösterdiğinden, o yeşil semâ perdesi arkasında, hayale nuranî büyük bir ağacın vücudunu tahayyül ettirir. Güya, o ağaçtan bir dalının bir sivri ucu o perdeyi delmiş, bir salkımıyla beraber başını çıkarmış, Süreyya ve hilâl olmuş; ve sair yıldızlar da o gaybî ağacın meyveleri olduğunu hayale telkin eder. İşte teşbihinin letâfetini, belâgatini gör. Sonra âyeti hatırıma geldi ki, zemin musahhar bir sefine, bir merkûp olduğunu işaret ediyor. O işaretten, kendimi feza-yı kâinatta süratle seyahat eden pek büyük bir geminin yüksek bir mevkiinde gördüm. At ve gemi gibi bir merkûba binildiği zaman kıraati sünnet olan âyetini okudum. Hem gördüm ki, küre-i arz, şu hareketle, sinema levhalarını gösteren bir makine vaziyetini aldı, bütün semâvâtı harekete getirdi, bütün yıldızları muhteşem bir
ordu gibi sevke başladı. Öyle şirin ve yüksek manzaraları gösterdi ki, ehl-i fikri mest ve hayran eder. Fesübhânallah dedim, ne kadar az bir masrafla ne kadar çok ve büyük ve garip ve acip, âli ve gali işler görülüyor! Bu noktadan, iki nükte-i imaniye hatıra geldi. Birincisi: Birkaç gün evvel bir misafirim bana sual etti. O şüpheli sualin esası şudur: "Cennet ve Cehennem pek çok uzaktırlar. Haydi, ehl-i Cennet, lütf-u İlâhî ile, berk ve burak gibi uçarak haşirden geçerler, Cennete giderler. Fakat ehl-i Cehennem, sakil cisimleri ve büyük ve ağır günahların yükleri altında nasıl gidecekler? Hangi vasıta ile?" İşte hatıra gelen şudur: Nasıl ki, meselâ Amerika’da, bütün milletler umumî bir kongreye davet edilse, her millet büyük gemisine biner, oraya gider. Öyle de, bahr-i muhît-i kâinatta, bir senede yirmi beş bin senelik uzun bir seyahate alışan küre-i arz, ahalisini alır, gider, mahşer meydanına boşaltır. Hem, her otuz üç metrede bir derece-i hararet tezayüd ettiği delâletiyle, merkez-i arzda bulunan Cehennem ateşinin hadisçe beyan olunan derece-i hararetine muvafık iki yüz bin derece-i harareti taşıyan ve hadisin rivâyâtına göre dünyada ve berzahta Büyük Cehennemin bazı vazifelerini gören ateşini Cehenneme döker; sonra emr-i İlâhî ile daha güzel ve bâki bir surete tebeddül eder, âhiret âleminden bir menzil olur. Hatıra gelen ikinci nükte: Sâni-i Kadîr, Fâtır-ı Hakîm, Vâhid-i Ehad, kemâl-i kudretini ve cemâl-i hikmetini ve delil-i vahdetini göstermek için, pek az birşeyle çok işleri görmek, pek küçük birşeyle pek büyük vazifeleri gördürmeyi âdet etmiştir. Bazı Sözlerde demiştim ki: Eğer bütün eşya tek bir Zâta isnad edilse, vücub derecesinde bir suhulet, bir kolaylık peydâ eder. Eğer eşya müteaddit sânilere, esbablara isnad edilse, imtinâ derecesinde bir suubet, bir müşkülât ortaya düşer. Çünkü, bir zâbit gibi veya usta gibi birtek zat, kesretli efrada ve kesretli taşlara bir fiille, bir hareketle ve suhuletle bir vaziyet verip bir netice hâsıl eder ki, eğer o vaziyeti alması ve o neticeyi istihsal etmesi, o ordudaki efrada ve o direksiz kubbedeki taşlara havale edilse, pek çok fiillerle, pek çok müşkülâtla, pek çok karışıklıklarla ancak yapılabilir. İşte, şu kâinattaki raks ve deveran, seyir ve cevelân ve temâşâ-i tesbihfeşan ve fusul-ü erbaa ve gece-gündüzdeki seyeran gibi ef’al, eğer vahdete verilse, birtek Zat, birtek emirle, birtek küreyi tahrik ile, mevsimlerin değişmesindeki acaib-i san’atı ve gece-gündüzün deveranındaki garaib-i hikmeti ve yıldızların ve şems ve kamerin sûrî hareketlerinde şirin temâşâ levhalarını göstermek gibi, o âli vaziyetleri ve gali neticeleri istihsal eder. Çünkü umum mevcudat ordusu Onundur. İstese, arz gibi bir neferi umum yıldızlara kumandan tayin eder. Koca güneşi, ahalisine ısıtıcı ve ışık verici bir lâmba; ve elvâh-ı nukuş-u kudret olan fusul-ü erbaayı da bir mekik; ve sahaif-i kitabet-i hikmet olan gece-gündüzü de bir yay yapar. Herbir gününe, ayrı bir şekilde bir kameri göstererek, evkatın hesabı için takvimcilik yaptırır. Ve yıldızların kendilerine, raksa gelen ve cezbeden raks eden melâikenin ellerinde, süslü
ve şirin, parlak, nâzenin misbahlar suretini vermek gibi, arza ait çok hikmetlerini gösterir. Eğer bu vaziyetler, umum mevcudata hükmü ve nizamı ve kanunu ve tedbiri müteveccih olan bir Zattan istenilmezse, o vakit umum güneşler, yıldızlar, hakikî hareketle ve hadsiz bir süratle hadsiz bir mesafeyi her g¸n kat etmeleri lâzım gelir. İşte, vahdette nihayetsiz suhulet ve kesrette nihayetsiz suubet bulunduğundandır ki, ehl-i san’at ve ticaret, kesrete bir vahdet verir, tâ suhulet ve kolaylık olsun. Yani, şirketler teşkil ederler. Elhasıl, dalâlet yolunda nihayetsiz müşkülât var; hidayet ve vahdet yolunda nihayetsiz suhulet var.

 Said Nursî
6月22日
BEŞİNCİ SÖZ..
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ اِنَّ اللّهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُوَن Namaz kılmak ve büyük günahları işlememek, ne derece hakikî bir vazife-i insâniye ve ne kadar fıtrî, münasib bir netice-i hilkat-i beşeriye olduğunu görmek istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle: Seferberlikte bir taburda biri muallem, vazifeperver; diğeri acemi, nefisperver iki asker beraber bulunuyordu. Vazifeperver nefer, tâlime ve cihâda dikkat eder, erzak ve tayinâtını hiç düşünmezdi. Çünki anlamış ki; onu beslemek ve cihâzâtını vermek, hasta olsa tedâvi etmek, hattâ indel- hâce lokmayı ağzına koymaya kadar devletin vazifesidir. Ve onun asıl vazifesi, tâlim ve cihaddır. Fakat Bâzı erzak ve cihâzât işlerinde işler. Kazan kaynatır, karavanayı yıkar, getirir. Ona sorulsa: Ne yapıyorsun? -Devletin angaryasını çekiyorum, der. Demiyor: Nafakam için çalışıyorum. Diğer şikem-perver ve acemi nefer ise, tâlime ve harbe dikkat etmezdi. "O, devlet işidir. Bana ne?" derdi. Dâim nafakasını düşünüp onun peşine dolaşır, taburu terkeder, çarşıya gider, alış-veriş ederdi. Bir gün, muallem arkadaşı ona dedi: -Birader, asıl vazifen, tâlim ve muharebedir. Sen, onun için (Orjinal Sayfa: 24) buraya getirilmişsin. Padişaha itimad et. O, seni aç bırakmaz. O, onun vazifesidir. Hem sen, âciz ve fakirsin; her yerde kendini beslettiremezsin. Hem mücâhede ve seferberlik zamanıdır. Hem sana âsidir der, ceza verirler. Evet iki vazife, peşimizde görünüyor. Biri, pâdişahın vazifesidir. Bâzan biz onun angaryasını çekeriz ki, bizi beslemektir. Diğeri, bizim vazifemizdir. Pâdişah bize teshîlât ile yardım eder ki,ta'lîm ve harbdir. Acaba o serseri nefer, o mücâhid mualleme kulak vermezse, ne kadar tehlikede kalır anlarsın! İşte ey tenbel nefsim! O dalgalı meydan-ı harb , bu dağdağalı dünya hayatıdır. O taburlara taksim edilen ordu ise, cem'iyet-i beşeriyedir. Ve o tabur ise, şu asrın Cemaat-ı İslâmiye'sidir. O iki nefer ise; biri: Ferâiz-i dîniyesini bilen ve işleyen ve kebâiri terk ve günahları işlememek için nefis ve şeytanla mücahede eden müttakî müslümandır. Diğeri: Rezzâk-ı Hakikî'yi ittiham etmek derecesinde derd-i maîşete dalıp, feraizi terk ve maişet yolunda rastgelen günahları işleyen fâsık-ı hâsirdir. Ve o tâlim ve tâlimat ise, (başta namaz) ibâdettir. Ve o harb ise; nefis ve heva, cin ve İns şeytanlarına karşı mücahede edip günahlardan ve ahlâk-ı rezileden kalb ve ruhunu helâket-i ebediyeden kurtarmaktır. Ve o iki vazife ise; birisi, hayâtı verip beslemektir. Diğeri, hayâtı verene ve besleyene perestiş edip yalvarmaktır. Ona tevekkül edip emniyet etmektir. Evet en parlak bir mu'cize-i san'at-ı samedaniye ve bir harika-yi hikmet-i Rabbaniyye olan hayatı kim vermiş, yapmış ise; rızıkla o hayatı besleyen ve idâme eden de odur. Ondan başka olmaz... Delil mi istersin? En zaîf, en aptal hayvan; en iyi beslenir (Meyve kurtları ve balıklar gibi). En âciz, en nâzik mahluk; en iyi rızkı o yer (Çocuklar ve yavrular gibi). Evet vasıta-yi rızk-ı helâl, iktidar ve ihtiyar ile olmadığını; belki, acz ve za'f ile olduğunu anlamak için balıklar ile tilkileri, yavrular ile canavarları, ağaçlar ile hayvanları muvazene etmek kâfidir. Demek derd-i maişet için namazını terkeden, o nefere benzer ki: Tâlimi ve siperini bırakıp, çarşıda dilencilik eder. Fakat namazını kıldıktan sonra cenab-ı Rezzak-ı Kerim'in matbaha-yi rahmetinden tayinatını aramak, başkalara bâr olmamak için bizzat gitmek; güzeldir, mertliktir, o dahi bir ibâdettir. Hem insan ibâdet için halk olunduğunu, fıtratı ve cihazat-ı mâneviyesi gösteriyor. Zira hayat-ı dünyeviyesine (Orjinal Sayfa: 25) lâzım olan amel ve iktidar cihetinde en ednâ bir serçe kuşuna yetişmez. Fakat Hayat-ı mâneviye ve uhreviyesine lâzım olan ilim ve iftikar ile tazarru ve ibâdet cihetinde hayvanâtın sultanı ve kumandanı hükmündedir. Demek ey nefsim! Eğer hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i maksad yapsan ve ona daim çalışsan, en edna bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayat-ı uhreviyeyi gaye-i maksad yapsan ve şu hayatı dahi ona vesile ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan; o vakit hayvanâtın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenâb-ı Hakk'ın nazlı ve niyazdar bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misafiri olursun. İşte sana iki yol, istediğini İntihap edilirsin. Hidâyet ve tevfikı Erhamürrâhimîn'den iste...  6月20日  BİR FARE bir devenin yularını eline aldı, kurula kurula yollara düştü. Deve, mülayim bir hayvan olduğundan, faresin kurumuna aldırış etmeden, sessizce onun arkasından yola koyuldu. Bunun üzerine fare kibirlendi: “Ben ne ne yiğit biriymişim ki, koskoca deveyi sürükleyip götürüyorum” diye düşünmeye başladı. Deve farenin bu düşüncesini sezinledi. “Hele bir sırası gelsin, ben o zaman senin dersini veririm” diye düşündü, sabırla yürümeye devam etti. Gide gide büyük bir ırmağın kenarına vardılar. Fare ırmağı görünce durdu. Âdeta kanı dondu. Deve bunu görünce: “Ey dağlarda, ovalarda önümde yürüyüp yol gösteren, neden durdun?” dedi. “Sen benim kılavuzumsun. Yürü ki, arkandan geleyim.” Fare geri geri çekildi: “Bu su pek büyük, pek derin bir su. Boğulmaktan korkuyorum.” Su devenin ancak dizine geliyordu. “Aaa, şu diz boyu sudan mı korkuyorsun?” diye güldü deve. Fare: “Dizden dize fark var, senin için karınca olan bizim için ejderha sayılır. Senin için diz boyu olan su benim boyumu yüz kere aşar” dedi. Bunun üzerine, deve: “Öyleyse,” dedi. “Bir daha küstahlık etmeye kalkışma da, canın yanmasın. Kendin gibi farelerle boy ölçüş; develere yanaşma!” Fare hatasını çoktan anlamıştı. “Tevbe ettim, Allah rızası için beni bu sudan geçir” diye, deveye yalvarmaya başladı. (Mevlânâ) 23/02/2007 © 2009 karakalem.net, İsmail Örgen
|