EY RABBİM SONSU...'s profile((GÜZEL GÖREN GÜZEL DÜŞÜ...PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    October 21

    UHUVVET-İ İMANİYE VE UNSURİYET (IRKÇILIK) SORUNUNA BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN GÖSTERDİĞİ ÇÖZÜM!!

                                                                                                                                                                                             Kabir kapısında ve seksen küsur yaşında, birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir biçare garip ihtiyar der ki:

    Size iki hakikati beyan ediyorum:

    Evvelâ: Sizlerin Pakistan ve Irak'la gayet muvaffakiyetkârâne ittifakını, bu millete kemâl-i samimiyetle, sürûr ve ferah ile kazanmanızı bütün ruh-u canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı, inşaallah 400 milyon İslâmın sulh-u umumiyesine ve selâmet-i âmmenin teminine kat'î bir mukaddeme olarak ruhumda hissettim. Ve namaz tesbihatındaki kuvvetli bir ihtar ile bunu size yazmaya mecbur kaldım.

    Otuz kırk seneden beri dünyayı ve siyaseti terk ettiğim halde, şiddetli bir alâka ile bu ihtar-ı kalbînin sebebi: Elli seneden beri imanı kurtarmak için gayet kısa bir yolu bulan ve Kur'ân'ın bu zamanda bir mucize-i mâneviyesi olan Risale-i Nur'un Arabistan ve Pakistan'da her yerden daha ziyade tesiratı olduğu ve makbul olması, hattâ aldığımız habere göre, mahkemece tesbit edilen miktarın üç misli Risale-i Nur'un talebelerinin o havalide bulunmalarıdır. Bu sır için âhir hayatımda kabir kapısında bu netice-i azîmeyi görmek ve beyan etmeye ruhen mecbur oldum.

    Saniyen: Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlike verdiği ve hürriyetin başında "kulüpler" suretinde büyük zararı görülmesi ve Birinci Harb-i Umumîde yine ırkçılığın istimaliyle mübarek kardeş Arapların mücahid Türklere karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet-i İslâmiyeye karşı istimal edilebilir ve istirahat-i umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeye çalıştıklarına emareler görünüyor. Halbuki, menfî hareketle başkasının zararıyla beslenmek ırkçılığın seciye-i fıtrîsi olduğu halde, evvelâ başta Türk milleti dünyanın her tarafında Müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle mezc olmuş, kabil-i tefrik değil. Türk, Müslüman demektir. Hattâ Müslüman olmayan kısmı, Türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Araplarda da Araplık ve Arap milliyeti İslâmiyetle mezcolmuş ve olmak lâzımdır. Hakikî milliyetleri İslâmiyettir. O kâfidir. Irkçılık, bütün bütün bir tehlike-i azîmdir.

    Sizin bu defaki Irak ve Pakistan'la pek kıymettar ittifakınız, inşaallah bu tehlikeli ırkçılığın zararını def edecek ve dört beş milyon ırkçıların yerine, 400 milyon kardeş Müslümanları ve 800 milyon sulh ve müsalemet-i umumiyeye şiddetle muhtaç Hıristiyan ve sâir dinler sahiplerinin dostluklarını bu vatan milletine kazandırmaya tam bir vesile olacağına ruhuma kanaat geldiğinden, size beyan ediyorum.

    Salisen: Altmış beş sene evvel bir vali bana bir gazete okudu. Bir dinsiz müstemlekât nâzırı Kur'ân'ı elinde tutup konferans vermiş. Demiş ki: "Bu İslâmların elinde kaldıkça, biz onlara hakikî hâkim olamayız, tahakkümümüz altında tutamayız. Ya Kur'ân'ı sukut ettirmeliyiz veyahut Müslümanları ondan soğutmalıyız."

    İşte bu iki fikirle, dehşetli ifsat komitesi bu biçare fedakâr, mâsum, hamiyetkâr millete zarar vermeye çalışmışlar. Ben de, altmış beş sene evvel bu cereyana karşı, Kur'ân-ı Hakîm'den istimdat eyledim. Hakikate karşı kısa bir yol ve bir de pek büyük bir "Dârülfünun-u İslâmiye" tasavvuru ile, altmış beş senedir, âhiretimizi kurtarmak ve onun bir faydası olarak hayat-ı dünyeviyemizi de istibdad-ı mutlaktan ve dalâletin helâketinden kurtarmaya ve akvam-ı İslâmiyenin mâbeynindeki uhuvvetini inkişaf ettirmeye iki vesileyi bulduk.

    Birinci vesilesi: Risale-i Nur'dur ki, uhuvvet-i imaniyenin inkişafına kuvvet-i İmân ile hizmet ettiğine kat'î delil, emsalsiz bir mazlumiyet ve âcizlik hâletinde telif edilmesi ve şimdi âlem-i İslâmın ekseri yerlerinde ve Avrupa ve Amerika'ya da tesirini göstermesi ve ihtilâlcilere ve dinsiz felsefeye ve otuz seneden beri dehşetli bir surette maddiyun ve tabiiyun gibi dinsizlik fikrine karşı galebe çalması ve hiçbir mahkeme ve ehl-i vukuf dahi onları cerh edememesidir. İnşaallah bir zaman da, sizin gibi uhuvvet-i İslâmiyenin anahtarını bulan zatlar, bu mucize-i Kur'âniyenin cilvesini âlem-i İslâma işittireceksiniz.

    İkinci vesilesi: Altmış beş sene evvel Câmiü'l-Ezhere gitmek istiyordum. Âlem-i İslâmın medresesidir diye, ben de o mübarek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenab-ı Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki:

    Câmiü'l-Ezher Afrika'da bir medrese-i umumiye olduğu gibi, Asya Afrika'dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir darülfünun, bir İslâm üniversitesi Asya'da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ: Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan'daki milletleri, menfi ırkçılık ifsat etmesin. Hakikî, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile "Mü'minler kardeştirler." (Hucurât Sûresi: 49:10.) Kur'ân'ın bir kanun-u esasîsinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünunu ile ulûm-u diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakaikiyle tam musalâha etsin. Ve Anadolu'daki ehl-i mektep ve ehl-i medrese birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye, vilâyât-ı şarkiyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan'ın ortasında, Medresetü'z-Zehra mânâsında, Câmiü'l-Ezher üslûbunda bir darülfünun, hem mektep, hem medrese olarak bir üniversite için, tam elli beş senedir Risale-i Nur'un hakaikine çalıştığım gibi ona da çalışmışım.

    En evvel bunun kıymetini (Allah rahmet etsin) Sultan Reşad takdir edip yalnız binasını yapmak için 20 bin altın lira verdiği gibi, sonra ben eski Harb-i Umumîdeki esaretimden döndüğüm vakit, Ankara'da mevcut 200 meb'ustan 163 meb'usun imzası ile 150 bin lira, o zaman paranın kıymetli vaktinde, aynı o üniversite için vermeyi kabul ve imza ettiler. Mustafa Kemal de içinde idi. Demek, şimdiki para ile beş milyon liraya yakın bir tahsisat vermekle, tâ o zamanda böyle kıymetdar bir üniversitenin tesisine herşeyden ziyade ehemmiyet verdiler. Hattâ dinde çok lâkayt ve garplılaşmak ve an'anattan tecerrüd etmek taraftarı bulunan bir kısım meb'uslar dahi onu imza ettiler. Yalnız onlardan ikisi dediler ki:

    "Biz şimdi ulûm-u an'ane ve ulûm-u diniyeden ziyade garplılaşmaya ve medeniyete muhtacız."

    Ben de cevaben dedim:

    Siz, farz-ı muhal olarak, hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da, ekser enbiyanın Asya'da, şarkta zuhuru ve ekser hükemanın ve filozofların garpta gelmelerinin delâletiyle Asya'yı hakikî terakki ettirecek, fen ve felsefenin tesiratından ziyade hiss-i dinî olduğu halde, bu fıtrî kanunu nazara almayarak garplılaşmak namıyla an'ane-i İslâmiyeyi bıraksanız ve lâdinî bir esas yapsanız dahi, dört beş büyük milletlerin merkezinde olan vilâyat-ı şarkiyede millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyetin hakaikine kat'iyen tarafdar olmak, size lâzım ve elzemdir. Binler misallerinden bir küçük misal size söyleyeceğim:                                                        

    Ben Van'da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki: "Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?" dedim.
    Dedi: "Ben Müslüman bir Türkü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar."

    Bir zaman geçti, (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul'da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksülâmel ile o da Kürtçülük damarıyla başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: "Ben şimdi gayet fâsık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürdü salih bir Türke tercih ediyorum."

    Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki, Türkler bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.

    Ey sual soran meb'uslar! Şarkta beş milyona yakın Kürt var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hintliler var. Yetmiş milyon Arap var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van'daki medreseden aldığı ders-i dinî mi daha lâzım? Veyahut o milletleri karıştıracak ve ırktaşlarından başka düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiyeyi tanımayan, sırf ulûm-u felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hali mi daha iyidir? Sizden soruyorum.

    İşte bu cevabımdan sonra, an'ane aleyhinde ve her cihetle garplılaşmak fikrini taşıyanlar, kalktılar, imza ettiler. İsimlerini söylemeyeceğim. Allah kusurlarını affetsin; şimdi vefat etmişler.

    Rabian: Mâdem Reisicumhur gayet mühim mesâil-i siyasiye içinde Şark Üniversitesini en ehemmiyetli bir mesele yapıp hattâ harika bir tarzda altmış milyon liranın o üniversiteye sarfı için bir kanun çıkarmak derecesinde fevkalâde bir hizmetle medresenin medâr-ı iftiharı ve kendisine büyük bir şeref verdiren bu medrese-i İslâmiyeye, eski hocalık hissiyatıyla başlaması, bütün şark hocalarını minnettar etmiş. Ve şimdi orta şarkta sulh-u umumînin temel taşı ve birinci kalesi olan bu üniversiteyi yine mesâil-i azîme-yi siyasiye içinde yeniden nazara alması, elbette bu vatan, bu devlete, bu millete bu azîm, faydalı hizmeti netice verecek. Ulûm-u diniye o üniversitede esas olacak. Çünkü hariçteki kuvvet tahribatı mânevîdir, imansızlıkladır. O mânevî tahribata karşı atom bombası, ancak mânevî cihetinde mâneviyattan kuvvet alıp o tahribatı durdurabilir.

    Mâdem elli beş sene bu meseleye bütün hayatını sarf etmiş ve bütün dekaikiyle ve neticeleriyle tetkik etmiş bir adamın bu meselede reyini almak ve fikrini sormak lâzım gelirken, Amerika'da, Avrupa'da bu meseleye dair istişareye kendinizi mecbur bildiğinizden, elbette benim de bu meselede söz söylemeye hakkım var. Hamiyetkâr olan bütün bir millet namına sizden bekliyoruz. (Emirdağ Lâhikası, Reis-i Cumhura Ve Başvekile)

    Bediüzzaman Said Nursî
    EMİRDAĞ LAHİKASI

    October 12

    Mi’racın Semeratı ve Faydası Nedir?

    ----------------
    Konu: Mi’racın Semeratı ve Faydası Nedir?

    Elcevab: Şu şecere-i tûbâ-i maneviye olan Mi’racın beşyüzden fazla meyvelerinden nümune olarak yalnız beş tanesini zikredeceğiz.
    Birinci Meyve: Erkân-ı imaniyenin hakaikını göz ile görüp, melaikeyi, Cennet’i, âhireti, hattâ Zât-ı Zülcelal’i göz ile müşahede etmek; kâinata ve beşere öyle bir hazine ve bir nur, ezelî ve ebedî bir hediye getirmiştir ki: Şu kâinatı, perişan ve fâni ve karmakarışık bir vaziyet-i mevhumeden çıkarıp, o nur ve o meyve ile, o kâinatı kudsî mektubat-ı Samedaniye, güzel âyine-i cemal-i Zât-ı Ehadiye vaziyeti olan hakikatını göstermiş. Kâinatı ve bütün zîşuuru sevindirip mesrur etmiş. Hem o nur ve o meyve ile beşeri müşevveş, perişan, âciz, fakir, hacatı hadsiz, a’dası nihayetsiz ve fâni, bekasız bir vaziyet-i dalaletkâraneden o insanı o nur, o meyve-i kudsiye ile ahsen-i takvimde bir mu’cize-i kudret-i Samedaniyesi ve mektubat-ı Samedaniyenin bir nüsha-i câmiası ve Sultan-ı Ezel ve Ebed’in bir muhatabı, bir abd-i hassı, kemalâtının istihsancısı, halili ve cemalinin hayretkârı, habibi ve Cennet-i bâkiyesine namzed bir misafir-i azizi suret-i hakikîsinde göstermiş. İnsan olan bütün insanlara, nihayetsiz bir sürur, hadsiz bir şevk vermiştir.
    İkinci Meyve: Sâni’-i Mevcudat ve Sahib-i Kâinat ve Rabb-ül Âlemîn olan Hâkim-i Ezel ve Ebed’in marziyat-ı Rabbaniyesi olan İslâmiyet’in -başta namaz olarak- esasatını, cin ve inse hediye getirmiştir ki; o marziyatı anlamak, o kadar merak-aver ve saadet-averdir ki, tarif edilmez. Çünki herkes, büyükçe bir veliyy-i nimet, yahut muhsin bir padişahının uzaktan arzularını anlamağa ne kadar arzukeş ve anlasa ne kadar memnun olur. Temenni eder ki: “Keşki bir vasıta-i muhabere olsa idi doğrudan doğruya o zât ile konuşsa idim. Benden ne istiyor, anlasa idim. Benden onun hoşuna gideni bilse idim.” der. Acaba bütün mevcudat kabza-i tasarrufunda ve bütün mevcudattaki cemal ve kemalât, onun cemal ve kemaline nisbeten zayıf bir gölge ve her anda nihayetsiz cihetlerle ona muhtaç ve nihayetsiz ihsanlarına mazhar olan beşer, ne derece onun marziyatını ve arzularını anlamak hususunda hâhişger ve merak-aver olması lâzım olduğunu anlarsın.
    İşte Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) yetmiş bin perde arkasında o Sultan-ı Ezel ve Ebed’in marziyatını doğrudan doğruya Mi’rac semeresi olarak hakkalyakîn işitip, getirip beşere hediye etmiştir.

    Evet beşer, Kamer’deki hali anlamak için ne kadar merak eder ki: Biri gidip, dönüp haber verse. Hem ne kadar fedakârlık gösterir. Eğer anlasa, ne kadar hayret ve meraka düşer. Halbuki Kamer, öyle bir Mâlik-ül Mülk’ün memleketinde geziyor ki: Kamer, bir sinek gibi Küre-i Arz’ın etrafında pervaz eder. Küre-i Arz, pervane gibi Şems’in etrafında uçar. Şems, binler lâmbalar içinde bir lâmbadır ki; o Mâlik-ül Mülk-ü Zülcelal’in bir misafirhanesinde mumdarlık eder. İşte Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) öyle bir Zât-ı Zülcelal’in şuunatını ve acaib-i san’atını ve âlem-i bekada hazain-i rahmetini görmüş, gelmiş, beşere söylemiş. İşte beşer, bu zâtı kemal-i merak ve hayret ve muhabbetle dinlemezse, ne kadar hilaf-ı akıl ve hikmetle hareket ettiğini anlarsın.
    Üçüncü Meyve: Saadet-i ebediyenin definesini görüp, anahtarını alıp getirmiş; cin ve inse hediye etmiştir. Evet Mi’rac vasıtasıyla ve kendi gözüyle Cennet’i görmüş ve Rahman-ı Zülcemal’in rahmetinin bâki cilvelerini müşahede etmiş ve saadet-i ebediyeyi kat’iyyen hakkalyakîn anlamış, saadet-i ebediyenin vücudunun müjdesini cin ve inse hediye etmiştir ki: Bîçare cin ve ins, kararsız bir dünyada ve zelzele-i zeval ve firak içindeki mevcudatı, seyl-i zaman ve harekât-ı zerrat ile adem ve firak-ı ebedî denizine döküldüğü olan vaziyet-i mevhume-i canhıraşanede oldukları hengâmda; şöyle bir müjde, ne kadar kıymetdar olduğu ve i’dam-ı ebedî ile kendilerini mahkûm zanneden fâni cin ve insin kulağında öyle bir müjde, ne kadar saadet-aver olduğu tarif edilmez. Bir adama, i’dam edileceği anda, onun afvıyla kurb-u şahanede bir saray verilse, ne kadar sürura sebebdir. Bütün cin ve ins adedince böyle sürurları topla, sonra bu müjdeye kıymet ver.
    Dördüncü Meyve: Rü’yet-i cemalullah meyvesini kendi aldığı gibi, o meyvenin her mü’mine dahi mümkün olduğunu, cin ve inse hediye getirmiştir ki, o meyve, ne derece leziz ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu bununla kıyas edebilirsin. Yani: Her kalb sahibi bir insan; zîcemal, zîkemal, zîihsan bir zâtı sever. Ve o sevmek dahi, cemal ve kemal ve ihsanın derecatına nisbeten tezayüd eder, perestiş derecesine gelir, canını feda eder derecede muhabbet bağlar. Yalnız bir defa görmesine, dünyasını feda etmek derecesine çıkar. Halbuki bütün mevcudattaki cemal ve kemal ve ihsan, onun cemal ve kemal ve ihsanına nisbeten; küçük birkaç lemaatın, güneşe nisbeti gibi de olmaz. Demek nihayetsiz bir muhabbete lâyık ve nihayetsiz rü’yete ve nihayetsiz bir iştiyaka elyak bir Zât-ı Zülcelali Velkemal’in saadet-i ebediyede rü’yetine muvaffak olması, ne kadar saadet-aver ve medar-ı sürur ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu insan isen anlarsın.
    Beşinci Meyve: İnsan kâinatın kıymetdar bir meyvesi ve Sâni’-i Kâinat’ın nazdar sevgilisi olduğu, Mi’rac ile anlaşılmış ve o meyveyi cin ve inse getirmiştir. Küçük bir mahluk, zayıf bir hayvan ve âciz bir zîşuur olan insanı, o meyve ile o kadar yüksek bir makama çıkarır ki: Kâinatın bütün mevcudatı üstünde bir makam-ı fahr veriyor. Ve öyle bir sevinç ve sürur-u mes’udiyetkârane veriyor ki, tasvir edilmez. Çünki âdi bir nefere denilse: “Sen müşir oldun.” Ne kadar memnun olur. Halbuki fâni, âciz bir hayvan-ı nâtık, zeval ve firak sillesini daima yiyen bîçare insana, birden ebedî, bâki bir Cennet’te, Rahîm ve Kerim bir Rahman’ın rahmetinde ve hayal sür’atinde, ruhun vüs’atinde, aklın cevelanında, kalbin bütün arzularında, mülk ve melekûtunda tenezzühe, seyerana ve cevelana muvaffak olduğun gibi, saadet-i ebediyede rü’yet-i cemaline de muvaffak olursun denildiği vakit, insaniyeti sukut etmemiş bir insan, ne kadar derin ve ciddî bir sevinç ve süruru kalbinde hissedeceğini tahayyül edebilirsin.
    Şimdi, makam-ı istima’da olan zâta deriz ki: İlhad gömleğini yırt, at. Mü’min kulağını geçir ve müslim gözlerini tak. Sana iki küçük temsil ile bir-iki meyvenin derece-i kıymetini göstereceğiz.
    Meselâ: Senin ile biz beraber bir memlekette bulunuyoruz. Görüyoruz ki; herşey bize ve birbirine düşman ve bize yabancı.. her taraf müdhiş cenazelerle dolu.. işitilen sesler yetimlerin ağlayışı, mazlumların vaveylâsıdır. İşte biz, şöyle bir vaziyette olduğumuz vakitte; biri gitse, o memleketin padişahından bir müjde getirse, o müjde ile, bize yabancı olanlar ahbab şekline girse.. düşman gördüğümüz kimseler, kardeşler suretine dönse.. o müdhiş cenazeler, huşu ve huzûda, zikir ve tesbihte birer ibadetkâr şeklinde görünse.. o yetimane ağlayışlar, senakârane “yaşasın”lar hükmüne girse.. ve o ölümler ve o soymaklar, garatlar terhisat suretine dönse.. kendi sürurumuz ile beraber, herkesin süruruna müşterek olsak; o müjde ne kadar mesrurane olduğunu elbette anlarsın. İşte Mi’rac-ı Ahmediye’nin (A.S.M.) bir meyvesi olan nur-u imandan evvel, şu kâinatın mevcudatı, nazar-ı dalaletle bakıldığı vakit; yabancı, muzır, müz’iç, muvahhiş ve dağ gibi cirmler birer müdhiş cenaze, ecel herkesin başını kesip adem-âbâd kuyusuna atar. Bütün sadâlar, firak ve zevalden gelen vaveylâlar olduğu halde, dalaletin öyle tasvir ettiği hengâmda; meyve-i Mi’rac olan hakaik-i erkân-ı imaniye nasıl mevcudatı sana kardeş, dost ve Sâni’-i Zülcelal’ine zâkir ve müsebbih; ve mevt ve zeval, bir nevi terhis ve vazifeden âzad etmek; ve sadâlar, birer tesbihat hakikatında olduğunu sana gösterir. Bu hakikatı tamam görmek istersen, İkinci ve Sekizinci Sözlere bak.
    İkinci Temsil: Senin ile biz, sahra-yı kebir gibi bir mevkideyiz. Kum denizi fırtınasında, gece o kadar karanlık olduğundan, elimizi bile göremiyoruz. Kimsesiz, hâmisiz, aç ve susuz, me’yus ve ümidsiz bir vaziyette olduğumuz dakikada, birden bir zât, o karanlık perdesinden geçip; sonra gelip, bir otomobil hediye getirse ve bizi bindirse, birden cennet-misal bir yerde istikbalimiz temin edilmiş, gayet merhametkâr bir hâmimiz bulunmuş, yiyecek ve içecek ihzar edilmiş bir yerde bizi koysa; ne kadar memnun oluruz, bilirsin. İşte o sahra-yı kebir, bu dünya yüzüdür. O kum denizi, bu hâdisat içinde harekât-ı zerrat ve seyl-i zaman tahrikiyle çalkanan mevcudat ve bîçare insandır. Her insan, endişesiyle kalbi dağdar olan istikbali; müdhiş zulümat içinde, nazar-ı dalaletle görüyor. Feryadını işittirecek kimseyi bilmiyor. Nihayetsiz aç, nihayetsiz susuzdur. İşte semere-i Mi’rac olan marziyat-ı İlahiye ile şu dünya, gayet kerim bir zâtın misafirhanesi, insanlar dahi onun misafirleri, memurları, istikbal dahi cennet gibi güzel, rahmet gibi şirin ve saadet-i ebediye gibi parlak göründüğü vakit; ne kadar hoş, güzel, şirin bir meyve olduğunu anlarsın.
    October 08

    İkinci Söz

                                            İkinci Söz

    بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

    اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ

    1

    İMANDA ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:

    Bir vakit iki adam hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin talihsiz bir tarafa, diğeri hüdâbin bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler.
    Hodbin adam hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbin olduğundan, bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. Bakar ki, her yerde âciz bîçâreler, zorba müthiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vâveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazin, elîm bir hali görür. Bütün memleket bir matemhane-i umumî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünkü herkes ona düşman ve ecnebî görünüyor. Ve ortalıkta dahi müthiş cenazeleri ve meyusâne ağlayan yetimleri görür. Vicdanı azap içinde kalır.

    Diğeri hüdâbin, hüdâperest ve hakendiş, güzel ahlâklı idi ki, nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor: her tarafta bir sürur, bir şehrâyin, bir cezbe ve neş’e içinde zikirhaneler... Herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisât-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurâne ahz-ı asker için bir davul, bir musiki sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum halkın elemiyle müteellim olmasına bedel, şu bahtiyar, hem kendi, hem umum halkın süruruyla mesrur ve müferrah olur. Hem güzelce bir ticaret eline geçer, Allah’a şükreder.

    Sonra döner, öteki adama rast gelir. Halini anlar. Ona der:


    “Yahu, sen divane olmuşsun. Batnındaki çirkinlikler zahirine aksetmiş olmalı ki, gülmeyi ağlamak, terhisâtı soymak ve talan etmek tevehhüm etmişsin. Aklını başına al, kalbini temizle ta şu musibetli perde senin nazarından kalksın, hakikati görebilesin. Zira nihayet derecede âdil, merhametkâr, raiyetperver, muktedir, intizam perver, müşfik bir melikin memleketi, hem bu derece göz önünde âsâr-ı terakkiyat ve kemâlât gösteren bir memleket, senin vehminin gösterdiği surette olamaz.”

    Sonra o bedbahtın aklı başına gelir, nedamet eder. “Evet, ben işretten divane olmuştum. Allah senden razı olsun ki cehennemî bir haletten beni kurtardın” der.

    Ey nefsim! Bil ki, evvelki adam, kâfirdir. Veya fâsık, gafildir. Şu dünya, onun nazarında bir matemhane-i umumiyedir. Bütün zîhayat, firak ve zevâl sillesiyle ağlayan yetimlerdir. Hayvan ve insan ise, ecel pençesiyle parçalanan kimsesiz başıbozuklardır. Dağlar ve denizler gibi büyük mevcudat, ruhsuz, müthiş cenazeler hükmündedirler. Daha bunun gibi çok elîm, ezici, dehşetli evham, küfründen ve dalâletinden neş’et edip onu mânen tâzip eder.

    Diğer adam ise, mü’mindir. Cenâb-ı Hâlıkı tanır, tasdik eder. Onun nazarında şu dünya bir zikirhane-i Rahmân, bir talimgâh-ı beşer ve hayvan, ve bir meydan-ı imtihan-ı ins ü cândır. Bütün vefiyât-ı hayvaniye ve insaniye ise, terhisattır. Vazife-i hayatını bitirenler, bu dâr-ı fâniden, mânen mesrurâne, dağdağasız diğer bir âleme giderler ta yeni vazifedarlara yer açılsın, gelip çalışsınlar. Bütün tevellüdât-ı hayvaniye ve insaniye ise, ahz-ı askere, silâh altına, vazife başına gelmektir. Bütün zîhayat, birer muvazzaf mesrur asker, birer müstakim memnun memurlardır. Bütün sadâlar ise, ya vazife başlamasındaki zikir ve tesbih ve paydostan gelen şükür ve tefrih veya işlemek neş’esinden neş’et eden nağamattır. Bütün mevcudat, o mü’minin nazarında, Seyyid-i Kerîminin ve Mâlik-i Rahîminin birer mûnis hizmetkârı, birer dost memuru, birer şirin kitabıdır. Daha bunun gibi pek çok lâtif, ulvî ve leziz, tatlı hakikatler, imanından tecellî eder, tezahür eder.

    Demek iman bir mânevî tûbâ-i Cennet çekirdeğini taşıyor. Küfür ise mânevî bir zakkum-u Cehennem tohumunu saklıyor.

    Demek selâmet ve emniyet yalnız İslâmiyette ve imandadır. Öyle ise biz dai¬ma “Elhamdü lillâhi alâ dini’l-İslâm ve kemâli’l-îman” 1 demeliyiz.
                    
    September 03

    Oruç, bir kelime-i tevhiddir.

    Oruç, bir kelime-i tevhiddir.

    "Lâ" çekeriz varlığa, oruca niyetimizle. "Yok..." deriz her halimizle. "Kimseden fayda yok." "Paramızın geçerliliği yok." "Sahip olduklarımızdan çare yok." Bir kuru ekmeği bile geçiremiyoruz boğazımızdan. Bir yudum suyu değdiremiyoruz dudağımıza.
    Dudağımızı dilimizi çekiyoruz tatlardan. Elimizi eteğimizi çekiyoruz varlıktan. Alıştığımız dayanaklar devriliyor niyetimizin rüzgârında. Haz sığınaklarımızı sel alıyor susuzluğumuzun yatağında. Acz ve fakrın yatağında yeniden yoğruluyor ben?imiz. Kibrin tortularını atıyoruz iftara değin. Billur bir durulmuşlukla varıyoruz Rahman?ın sofrasına. Çareler çaresizleşiyor. Hazlar tadını yitiriyor. Doymalar aç susuz kalıyor gün boyu. Etrafımıza bilerek ördüğümüz parmaklıklar kırılıyor. Cismimizi emen yapışkan kuyulardan kurtuluyoruz. Çıplak kalıyoruz rahmet yağmurunun altında.
    Biz ve eşya arasında bir uçurum açılır. Ancak Rahman'ın kapatabildiği. Dudağımızla bütün sular arasına şeffaf bir duvar örülür. Ancak Rahman'ın kapı eylediği. Kendimize yetmek için ayağımızın altına döşediğimiz buzlar kırılır. Vazgeçeriz varlık iddiamızdan. Geri çekeriz sahiplik davamızı. Kendimizi sonsuz bir şefkatin eşiğinde beklerken buluruz. Acınacak halimizi seyrederiz orucun aynasında.

    "Lâ" çekeriz cümle "ilâhe"lere... "Lâ ilahe..." "Yok ilah..." deriz kuruyan dillerimizle. "illâ Allah." Doyuran başkası değil; illâ Allah... Susuzluğumuzu kandıran başkaları değil; bir Allah. Ekmeğe değil Allah?a acıkırız. Ekmeklerin hepsi O'ndan. Suyla değil Allah?la kanmayı öğreniriz orucun rahlesinde. Serinliklerin cümlesi O'nun katında.
    Yüz döneriz doymalardan. Ümit keseriz eşyanın yüzünden. Allah'la kalırız oruçta. Elimizi çekeriz nefsimizin üzerinden. Çokluklardan sıyrılır kalbimiz. Allah'a kalırız. Kimsenin görmediği köşelerde, kimselerin ayıplamadığı meydanlarda Allah'tan utanmayı öğreniriz. Allah'a göründüğümüzü görürüz yeni baştan. Allah'ı görürüz. Kimseler yetişmez susuzluğumuza. Allah?tan alırız. Hiçbir şey giremez oruçla aramıza. Allah'a veririz.
    Sessiz ve sözsüz bir kelime-i tevhidi yürütür can dudağımıza oruç: "Lâ ilahe ilallah."
    July 03

    ÜÇÜNCÜ MEKTUP.....

    ÜÇÜNCÜ MEKTUP

    [O malûm talebesine gönderilen mektubun bir parçasıdır.]
    Hamisen: Bir mektupta, buradaki hissiyatıma hissedar olmak arzusunu yazmıştın. İşte binden birini işit.
    Bir gece, yüz tabakalık irtifada, bir katran ağacının başındaki yuvada, semânın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne baktım; Kur’ân-ı Hakîmin kaseminde ulvî bir nur-u i’câz ve parlak bir sırr-ı belâgat gördüm. Evet, seyyar yıldızlara ve istitar ve intişarlarına işaret eden şu âyet, gayet âli bir nakş-ı san’at ve âli bir levha-i ibret, nazar-ı temâşâya gösteriyor.
    Evet, şu seyyareler, kumandanları olan güneşin dairesinden çıkıyorlar, sabit yıldızlar dairesine girerek semâda yeni yeni nakışları ve san’atları gösteriyorlar. Bazen kendileri gibi parlak bir yıldıza omuz omuza verir, güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Bazen küçük yıldızlar içine girip bir kumandan suretini gösteriyorlar. Hususuyla bu mevsimde, akşamdan sonra, ufukta Zühre yıldızı ve fecirden evvel diğer parlak bir arkadaşı, gayet şirin ve güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Sonra, vazife-i teftişiyelerini ve nakş-ı san’atta mekiklik hizmetini ifadan sonra yine dönüp, sultanları olan güneşin şâşaalı dairesine girip gizleniyorlar. Şimdi, şu hunnes, künnes tabir edilen seyyarelerle şu zeminimizi kâinat fezasında birer gemi, birer tayyare suretinde kemâl-i intizamla döndüren ve seyr ü seyahat ettiren Zâtın haşmet-i

    rububiyetini ve şâşaa-i saltanat-ı ulûhiyetini güneş gibi parlaklığıyla gösteriyorlar.
    Bak bir saltanatın haşmetine ki, gemileri ve tayyareleri içinde öyleleri var ki, bin defa küre-i arz kadar bir cesamette ve bir saniyede sekiz saat mesafeyi kat eden sürattedir. İşte, böyle bir Sultana ubudiyet ve imanla intisap etmek ve şu dünyada ona misafir olmak ne kadar âli bir saadet, ne derece büyük bir şeref olduğunu kıyas et.
    Sonra kamere baktım.   âyetinin gayet parlak bir nur-u i’câzı ifade ettiğini gördüm. Evet, kamerin takdiri ve tedviri ve tedbir ve tenviri ve zemine ve güneşe karşı gayet dakik bir hesapla vaziyetleri o kadar hayretfezâ, o derece harikadır ki, "Onu öyle tanzim eden ve takdir eden bir Kadîre hiçbir şey ağır gelmez; onu öyle yapan herşeyi yapabilir" fikrini, temâşâ eden herbir zîşuura ders verir.
    Hem öyle bir tarzda güneşi takip ediyor ki, bir saniye kadar yolunu şaşırmıyor, zerre kadar vazifesinden geri kalmıyor. Dikkatle bakana,   dedirtiyor. Hususan Mayıs’ın âhirinde olduğu gibi, bazı vakitte ince hilâl şeklinde Süreyya menziline girdiği vakit, hurma ağacının eğilmiş beyaz bir dalı suretini ve Süreyya bir salkım suretini gösterdiğinden, o yeşil semâ perdesi arkasında, hayale nuranî büyük bir ağacın vücudunu tahayyül ettirir. Güya, o ağaçtan bir dalının bir sivri ucu o perdeyi delmiş, bir salkımıyla beraber başını çıkarmış, Süreyya ve hilâl olmuş; ve sair yıldızlar da o gaybî ağacın meyveleri olduğunu hayale telkin eder. İşte teşbihinin letâfetini, belâgatini gör.
    Sonra   âyeti hatırıma geldi ki, zemin musahhar bir sefine, bir merkûp olduğunu işaret ediyor. O işaretten, kendimi feza-yı kâinatta süratle seyahat eden pek büyük bir geminin yüksek bir mevkiinde gördüm. At ve gemi gibi bir merkûba binildiği zaman kıraati sünnet olan   âyetini okudum.
    Hem gördüm ki, küre-i arz, şu hareketle, sinema levhalarını gösteren bir makine vaziyetini aldı, bütün semâvâtı harekete getirdi, bütün yıldızları muhteşem bir

    ordu gibi sevke başladı. Öyle şirin ve yüksek manzaraları gösterdi ki, ehl-i fikri mest ve hayran eder. Fesübhânallah dedim, ne kadar az bir masrafla ne kadar çok ve büyük ve garip ve acip, âli ve gali işler görülüyor! Bu noktadan, iki nükte-i imaniye hatıra geldi.
    Birincisi: Birkaç gün evvel bir misafirim bana sual etti. O şüpheli sualin esası şudur: "Cennet ve Cehennem pek çok uzaktırlar. Haydi, ehl-i Cennet, lütf-u İlâhî ile, berk ve burak gibi uçarak haşirden geçerler, Cennete giderler. Fakat ehl-i Cehennem, sakil cisimleri ve büyük ve ağır günahların yükleri altında nasıl gidecekler? Hangi vasıta ile?"
    İşte hatıra gelen şudur: Nasıl ki, meselâ Amerika’da, bütün milletler umumî bir kongreye davet edilse, her millet büyük gemisine biner, oraya gider. Öyle de, bahr-i muhît-i kâinatta, bir senede yirmi beş bin senelik uzun bir seyahate alışan küre-i arz, ahalisini alır, gider, mahşer meydanına boşaltır. Hem, her otuz üç metrede bir derece-i hararet tezayüd ettiği delâletiyle, merkez-i arzda bulunan Cehennem ateşinin hadisçe beyan olunan derece-i hararetine muvafık iki yüz bin derece-i harareti taşıyan ve hadisin rivâyâtına göre dünyada ve berzahta Büyük Cehennemin bazı vazifelerini gören ateşini Cehenneme döker; sonra emr-i İlâhî ile daha güzel ve bâki bir surete tebeddül eder, âhiret âleminden bir menzil olur.
    Hatıra gelen ikinci nükte: Sâni-i Kadîr, Fâtır-ı Hakîm, Vâhid-i Ehad, kemâl-i kudretini ve cemâl-i hikmetini ve delil-i vahdetini göstermek için, pek az birşeyle çok işleri görmek, pek küçük birşeyle pek büyük vazifeleri gördürmeyi âdet etmiştir. Bazı Sözlerde demiştim ki: Eğer bütün eşya tek bir Zâta isnad edilse, vücub derecesinde bir suhulet, bir kolaylık peydâ eder. Eğer eşya müteaddit sânilere, esbablara isnad edilse, imtinâ derecesinde bir suubet, bir müşkülât ortaya düşer. Çünkü, bir zâbit gibi veya usta gibi birtek zat, kesretli efrada ve kesretli taşlara bir fiille, bir hareketle ve suhuletle bir vaziyet verip bir netice hâsıl eder ki, eğer o vaziyeti alması ve o neticeyi istihsal etmesi, o ordudaki efrada ve o direksiz kubbedeki taşlara havale edilse, pek çok fiillerle, pek çok müşkülâtla, pek çok karışıklıklarla ancak yapılabilir.
    İşte, şu kâinattaki raks ve deveran, seyir ve cevelân ve temâşâ-i tesbihfeşan ve fusul-ü erbaa ve gece-gündüzdeki seyeran gibi ef’al, eğer vahdete verilse, birtek Zat, birtek emirle, birtek küreyi tahrik ile, mevsimlerin değişmesindeki acaib-i san’atı ve gece-gündüzün deveranındaki garaib-i hikmeti ve yıldızların ve şems ve kamerin sûrî hareketlerinde şirin temâşâ levhalarını göstermek gibi, o âli vaziyetleri ve gali neticeleri istihsal eder. Çünkü umum mevcudat ordusu Onundur. İstese, arz gibi bir neferi umum yıldızlara kumandan tayin eder. Koca güneşi, ahalisine ısıtıcı ve ışık verici bir lâmba; ve elvâh-ı nukuş-u kudret olan fusul-ü erbaayı da bir mekik; ve sahaif-i kitabet-i hikmet olan gece-gündüzü de bir yay yapar. Herbir gününe, ayrı bir şekilde bir kameri göstererek, evkatın hesabı için takvimcilik yaptırır. Ve yıldızların kendilerine, raksa gelen ve cezbeden raks eden melâikenin ellerinde, süslü

    ve şirin, parlak, nâzenin misbahlar suretini vermek gibi, arza ait çok hikmetlerini gösterir. Eğer bu vaziyetler, umum mevcudata hükmü ve nizamı ve kanunu ve tedbiri müteveccih olan bir Zattan istenilmezse, o vakit umum güneşler, yıldızlar, hakikî hareketle ve hadsiz bir süratle hadsiz bir mesafeyi her g¸n kat etmeleri lâzım gelir.
    İşte, vahdette nihayetsiz suhulet ve kesrette nihayetsiz suubet bulunduğundandır ki, ehl-i san’at ve ticaret, kesrete bir vahdet verir, tâ suhulet ve kolaylık olsun. Yani, şirketler teşkil ederler.
    Elhasıl, dalâlet yolunda nihayetsiz müşkülât var; hidayet ve vahdet yolunda nihayetsiz suhulet var.


     


    Said Nursî

    June 22

    BEŞİNCİ SÖZ....

     

    BEŞİNCİ SÖZ..
                                                                                                           
    بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ                  

    اِنَّ اللّهَ مَعَ الَّذِينَ اتَّقَوْا وَالَّذِينَ هُمْ مُحْسِنُوَن       




    Namaz kılmak ve büyük günahları işlememek, ne derece hakikî bir vazife-i insâniye ve ne kadar fıtrî, münasib bir netice-i hilkat-i beşeriye olduğunu görmek istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:

    Seferberlikte bir taburda biri muallem, vazifeperver; diğeri acemi, nefisperver iki asker beraber bulunuyordu. Vazifeperver nefer, tâlime ve cihâda dikkat eder, erzak ve tayinâtını hiç düşünmezdi. Çünki anlamış ki; onu beslemek ve cihâzâtını vermek, hasta olsa tedâvi etmek, hattâ indel- hâce lokmayı ağzına koymaya kadar devletin vazifesidir. Ve onun asıl vazifesi, tâlim ve cihaddır. Fakat Bâzı erzak ve cihâzât işlerinde işler. Kazan kaynatır, karavanayı yıkar, getirir. Ona sorulsa: Ne yapıyorsun?

    -Devletin angaryasını çekiyorum, der. Demiyor: Nafakam için çalışıyorum.

    Diğer şikem-perver ve acemi nefer ise, tâlime ve harbe dikkat etmezdi. "O, devlet işidir. Bana ne?" derdi. Dâim nafakasını düşünüp onun peşine dolaşır, taburu terkeder, çarşıya gider, alış-veriş ederdi. Bir gün, muallem arkadaşı ona dedi:

    -Birader, asıl vazifen, tâlim ve muharebedir. Sen, onun için

    (Orjinal Sayfa: 24)

    buraya getirilmişsin. Padişaha itimad et. O, seni aç bırakmaz. O, onun vazifesidir. Hem sen, âciz ve fakirsin; her yerde kendini beslettiremezsin. Hem mücâhede ve seferberlik zamanıdır. Hem sana âsidir der, ceza verirler. Evet iki vazife, peşimizde görünüyor. Biri, pâdişahın vazifesidir. Bâzan biz onun angaryasını çekeriz ki, bizi beslemektir. Diğeri, bizim vazifemizdir. Pâdişah bize teshîlât ile yardım eder ki,ta'lîm ve harbdir. Acaba o serseri nefer, o mücâhid mualleme kulak vermezse, ne kadar tehlikede kalır anlarsın!

    İşte ey tenbel nefsim! O dalgalı meydan-ı harb , bu dağdağalı dünya hayatıdır. O taburlara taksim edilen ordu ise, cem'iyet-i beşeriyedir. Ve o tabur ise, şu asrın Cemaat-ı İslâmiye'sidir. O iki nefer ise; biri: Ferâiz-i dîniyesini bilen ve işleyen ve kebâiri terk ve günahları işlememek için nefis ve şeytanla mücahede eden müttakî müslümandır. Diğeri: Rezzâk-ı Hakikî'yi ittiham etmek derecesinde derd-i maîşete dalıp, feraizi terk ve maişet yolunda rastgelen günahları işleyen fâsık-ı hâsirdir. Ve o tâlim ve tâlimat ise, (başta namaz) ibâdettir. Ve o harb ise; nefis ve heva, cin ve İns şeytanlarına karşı mücahede edip günahlardan ve ahlâk-ı rezileden kalb ve ruhunu helâket-i ebediyeden kurtarmaktır. Ve o iki vazife ise; birisi, hayâtı verip beslemektir. Diğeri, hayâtı verene ve besleyene perestiş edip yalvarmaktır. Ona tevekkül edip emniyet etmektir.

    Evet en parlak bir mu'cize-i san'at-ı samedaniye ve bir harika-yi hikmet-i Rabbaniyye olan hayatı kim vermiş, yapmış ise; rızıkla o hayatı besleyen ve idâme eden de odur. Ondan başka olmaz... Delil mi istersin? En zaîf, en aptal hayvan; en iyi beslenir (Meyve kurtları ve balıklar gibi). En âciz, en nâzik mahluk; en iyi rızkı o yer (Çocuklar ve yavrular gibi).

    Evet vasıta-yi rızk-ı helâl, iktidar ve ihtiyar ile olmadığını; belki, acz ve za'f ile olduğunu anlamak için balıklar ile tilkileri, yavrular ile canavarları, ağaçlar ile hayvanları muvazene etmek kâfidir. Demek derd-i maişet için namazını terkeden, o nefere benzer ki: Tâlimi ve siperini bırakıp, çarşıda dilencilik eder. Fakat namazını kıldıktan sonra cenab-ı Rezzak-ı Kerim'in matbaha-yi rahmetinden tayinatını aramak, başkalara bâr olmamak için bizzat gitmek; güzeldir, mertliktir, o dahi bir ibâdettir. Hem insan ibâdet için halk olunduğunu, fıtratı ve cihazat-ı mâneviyesi gösteriyor. Zira hayat-ı dünyeviyesine


    (Orjinal Sayfa: 25)

    lâzım olan amel ve iktidar cihetinde en ednâ bir serçe kuşuna yetişmez. Fakat Hayat-ı mâneviye ve uhreviyesine lâzım olan ilim ve iftikar ile tazarru ve ibâdet cihetinde hayvanâtın sultanı ve kumandanı hükmündedir.

    Demek ey nefsim! Eğer hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i maksad yapsan ve ona daim çalışsan, en edna bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayat-ı uhreviyeyi gaye-i maksad yapsan ve şu hayatı dahi ona vesile ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan; o vakit hayvanâtın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenâb-ı Hakk'ın nazlı ve niyazdar bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misafiri olursun.

    İşte sana iki yol, istediğini İntihap edilirsin. Hidâyet ve tevfikı Erhamürrâhimîn'den iste...

    June 20

    BİR FARE.....

                                                                                            BİR FARE bir devenin yularını eline aldı, kurula kurula yollara düştü. Deve, mülayim bir hayvan olduğundan, faresin kurumuna aldırış etmeden, sessizce onun arkasından yola koyuldu. Bunun üzerine fare kibirlendi:

    “Ben ne ne yiğit biriymişim ki, koskoca deveyi sürükleyip götürüyorum” diye düşünmeye başladı.

    Deve farenin bu düşüncesini sezinledi.

    “Hele bir sırası gelsin, ben o zaman senin dersini veririm” diye düşündü, sabırla yürümeye devam etti.

    Gide gide büyük bir ırmağın kenarına vardılar. Fare ırmağı görünce durdu. Âdeta kanı dondu. Deve bunu görünce:

    “Ey dağlarda, ovalarda önümde yürüyüp yol gösteren, neden durdun?” dedi. “Sen benim kılavuzumsun. Yürü ki, arkandan geleyim.”

    Fare geri geri çekildi:

    “Bu su pek büyük, pek derin bir su. Boğulmaktan korkuyorum.”

    Su devenin ancak dizine geliyordu.

    “Aaa, şu diz boyu sudan mı korkuyorsun?” diye güldü deve.

    Fare:

    “Dizden dize fark var, senin için karınca olan bizim için ejderha sayılır. Senin için diz boyu olan su benim boyumu yüz kere aşar” dedi.

    Bunun üzerine, deve:

    “Öyleyse,” dedi. “Bir daha küstahlık etmeye kalkışma da, canın yanmasın. Kendin gibi farelerle boy ölçüş; develere yanaşma!”

    Fare hatasını çoktan anlamıştı.

    “Tevbe ettim, Allah rızası için beni bu sudan geçir” diye, deveye yalvarmaya başladı.




    (Mevlânâ)

    23/02/2007

    © 2009 karakalem.net, İsmail Örgen

    Sende ''Yusuf'un tuzağı''na değer bir şey var mı?????

                 Sende Yusuf'un tuzağı"na değer bir şey var mı?

    Yusuf dedi: "Biz metaımızı kimde bulursak, onu alırız..." [Yusuf, 12/79]

    Güzellerin eline geçmek istiyorsan, o güzellere layık bir dane olmalısın. Hakk ki kendini "tuzak kuranların en hayırlısı" ilan etti, Yusuf'un ağzından bize böyle seslendi. Kıssada Yusuf'un tuzağının bir parçasıydı bu sözler.. Kardeşi Bünyamin'i yanına alabilmek için, yükleri arasına "bizim metaımız" dediği bir eşya yerleştirdi. Böylece Bünyamin kardeşlerinden temyiz edilecek, o alınacak, kardeşleri bırakılacaktı..

    Rabbimiz de bize demek ister ki: "Sizi varlık kıtlığından çıkarıp, insanlık yükünü omuzlarınıza yükledim. Emanetim sizde. Hiç hak etmediğiniz halde, Benim muhatabım oluverdiniz. Hiç hakkını veremeyeceğiniz halde, Benimle sonsuz birlikteliğe aday oluverdiniz. Ama içinizde bana Bünyamin olacakları alırım yanıma... Yüklerinizi yüklenip ardınızı Bana döndüğünüz halde, ardınız sıra haberciler yetiştirdim. Yükleriniz içinde 'metaımız var' diye elçiler ve Kitap'lar gönderdim. Kalbiniz benim. Yalnız Beni sevmeye ayarlı. Yalnız Benimle razı olmaya razı.. Sadece Beni anarak tatmin olur."

    Şaşırdık hepimiz bu çağrı ile.. Çoktan dünyaya razıydık. Ötesini istemekten vazgeçmiştik. Fazlasını yanımızda bulacağımıza dair ümitlerimiz sönmüştü.

    Dünyayı yüklendiğimiz develerimizi durdurduk. Çoğaltma, biriktirme tutkumuzun iplerini gevşetip çözdük... Hırslarımızı doldurduğumuz yü(re)klerimizi omzumuzdan indirdik, istemeye istemeye.. Geri çağrılı olduğumuzu duyar gibi olduk.

    "Sonunda O'na döneceksiniz!" gerçeği ile didik didik edildi yüklerimiz. Bir tek Bünyamin'lerin yükünde çıktı kalb. İmanla dirilmiş kalp. Tevhidle kanlanmış kalp. Havf ve reca ile, korku ve ümitle bir kasılıp bir gevşemiş kalp..

    Dediğince Geylani'nin:"Kalb, Allah'la olursa, Hakk onu sebeplere ve halka bırakmaz. Sebeplerle alışverişini keser. İşe yaramazların tezgahına yormaz. Düşük hallerini ayağa kaldırır. Rahmetinin kapısında oturtur. Lutfunun baş köşesinde uyutur."

    Dediği gibi Hakk'ın: "Allah müşteridir müminlerin "Ben" dediğine ve "Benim" dediklerine, karşılığında cenneti vermek üzere..."

    Kendini "mümin" bilenin her hali, her işi, her sözü, her susması, her edası, her bakışı, her yürüyüşü, her duruşu... Allah'ı müşteri edercesine kıymetlidir, paha biçilmezdir..

    Bünyamindir onlar.. Yusuf'ça güzellerin tuzağına layık daneler taşırlar içlerinde, işlerinde...

    Kalbin, Yusuf'un Rabbinin alıkoymasına değiyor mu? O'nun metaı var mı göğsünde? Dön de bir bak...
    May 14

    SELAM OLSUN ''KURU ET YİYEN KADININ OĞLU''NA

                                              Selam olsun "kuru et yiyen kadının oğlu"na!
                          HAŞMET BABAOĞLU
    "Mekke'nin fetih günüydü...Bir adam Resulullah'ın yanına yaklaştı. Korkudan, heyecandan titriyordu. Resulullah da gördü adamın bu halini ve dönüp seslendi: " Titremene lüzum yok, ben kral değilim " Ve ardından dedi ki; " Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum ben."

    Bu hadisi her okuyuşumda sarsılırım.
    Düşünün...
    Mekke'yi fetheden kuvvetlerin başındaki kişinin ve Peygamber'in önünde titremez de insan, kimin önünde titrer? "
    İktidarı olağanüstüleştirme " insanlık tarihi kadar eski bir hikâyedir çünkü..
    Hatta geçmek bilmeyen bir hastalıktır.

    Güçlülerin, militerlerin, kendine soy sop iktidarı ve havası yaratanların, en sıradan makamların sahiplerinin önünde korkar, ezilir, büzülür, titrer insan..

    Ya bugün?

    Popüler şöhret denen şeyden bir parça nasiplenmiş kişilerin bile yanına yanaştığında titremeye kapılıp ağzını açamayanları görürsünüz.

    Nedir Peygamber'i böyle davranmaya, böyle söylemeye iten?

    İlk akla gelen hep tevazu kavramı olur bu durumlarda.

    Tevazu deyip geçmek doğru olur mu?

    Hayır! Yanlış olur.

    Hele tevazuyu alçakgönüllülük veya kendini küçültme olarak ele alıyorsanız, bu iyice yanlış olur.

    Çünkü " Titremene lüzum yok, ben kral değilim " diyen Hz.Muhammed, unutulmamalıdır ki, Adem Aleyhisselam'dan beri Peygamber olduğunu, yani " fark "ını hep dile getirmiştir.

    Burada vurgulanan şey...

    İsmet Özel'in sözleriyle " kralın ve krallığın çarpıklığıdır ." (40 Hadis, İsmet Özel. 2005, Şule Yayınları.)

    Daha doğrusu, âlemde " kral olma "nın; saltanat kurup, saltanat sürmenin çarpıklığı dır burada altı çizilen, hiç kuşku yok!

    " Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum ben " sözüne gelince...
    Nasıl da ürperticidir!

    Elbette bu meselelerin acemisi ve ilahiyatçılara hem saygı duyup hem de kibirlerinden ürken biri olarak altından kalkamayacağım kadar ileri gitmek istemem.

    Ama Peygamber'in bu sözünde tatlı bir dalga geçmeyle, derin bir "hakikat"in bir arada bulunuşunun beni çok etkilediğini söylemeliyim.
    Belli ki, yanında tir tir titreyen adama şunu hissettirmek istemiştir.

    Demek istemiştir ki...

    Peygamberim, farkım bu..

    Başka farkım yok.

    Sen ve ben insanız.

    Beni sana üstün kılacak, ne soy sop, ne kavim ne de bir iktidar bağı olamaz.

    Bu konuyu neden açtım, neden bu hadisi köşeme taşıdım?
    Anlatayım..

    Kutlu Doğum Haftası'ndayız.

    Fakat malum merkez medyanın şu köşelerinde her konuda yazarız, atarız tutarız da, bu konulardan köşe bucak kaçarız!

    Ben bu tavrı hiç anlamam, anlayamıyorum.

    Çağın bütün frekanslarına, bütün sorunlarına, bütün tatlarına açık biriyim.

    Ama aynı zamanda bu coğrafyanın, bu tarihin, bu manevi iklimin insanıyım.

    Yazım, sözüm, fikrim ve duygularım nasıl o iklimden ve o iklimin meselelerinden uzak durabilir ki!

    İstedim ki, Kutlu Doğum Haftası vesilesiyle okurlarıma Peygamber'in (pek öne çıkmamış) bir sözünü hatırlatayım.

    Belki bu noktadan başlayarak..

    İslam ve ırkçılık; İslam ve hiyerarşi; İslam ve iktidar; İslam ve eşitlik konularını bir daha düşünme şevki doğar içimizde
    March 26

    YALNIZ BİRİ İSTE..

             BİR
      SENAİ DEMİRCİ
    Biri iste; başkaları istemeye değmiyor. Başkaları istemezken seni, önce O istedi. Yolunu bekleyen yokken, hiç ummadığın bu varlığı isteyeceğini bildi. Seni yoklar arasından seçti ve istedi. Yokluğunun derdinde değilken başkaları, varlığını O önemsedi. Sen şimdi, başkasını istesen bile, başkası seni istemiyor. Yüzü seni istiyormuş gibi görünse de, özü sana sessizce veda ediyor. Elinde olsa da, elinde kalmıyor. Yanında olsa bile, sana vefa göstermiyor. İstediğin kadar seninle kalmıyor. İstediğince sana yâr olmuyor. İstediğin yere gelmiyor. Sürekli eskiyor, eksiliyor. Arkasını dönüp gidiyor. Yanına kâr kalmıyor.

    Biri çağır; başkaları imdada gelmiyor. Sen kendi sesine bile yabancı ve sağırdın. Sesinin yutulduğu, sözünün boğulduğu o unutulmuşluktan seni O aldı. Kendi sesin bile erişemezdi kulağına. Herkesin sana sağır olduğu yerde, yokluğuna ağlayışına, eksikliğine yanışına kulak veren O oldu. Ağlayanın bile olamazdı yoksa. Eksikliğin kimsenin derdi olmazdı asla. Sevdiklerinin çağırdığı yerde hiç olmasaydın, seni şimdi hiç çağıran olmayacaktı. Adını anmayışlarına bile aldırmayacaklardı. Sessizliğini kocaman bir imdat çığlığı olarak duyan ilk O oldu. Seni çağırmasını bile bilmeyecekleri niye çağırıp durursun? Her çağırdığın yere gelemeyecekler için nasıl da çığlık çığlığa koşturuyorsun. Başka çağırdıkların sana çare olmuyor. Kalbinin sesini duymuyor. Yaralarını görmüyor. Hüzünlerinin yanağına serinlik sunmuyor.

    Biri talep et; başkaları lâyık değiller. Kimselere lâzım olmadığın zamanlarda, varlığını lüzumlu gören yalnız O oldu. Kimselerin seni beklemediği odalarda, seni bekleyen, senden vazgeçmeyen bir O oldu. “Olsan da bir, olmasan da bir” sanıldığın dönemlerde, başkalarının gözünde hiç değerin olmadı. Yokluğun dipsiz kuyularından elinden tutup çekecek başka kimse yoktu. Unutuşun karanlık odalarında yüzüne bakıp seni var etmeye değer gören yalnız O oldu. Sen O’nu talep etmeden, O seni talep etti. Kendi yokluğunu kendinin bile dert edinmediği sonsuz s/ağırlıktaki betonların altında seni bir O buldu. Arayanının bile olmadığı talihsiz bir kayıptın sen, seni hiç olduğun yerden aldı, aranılır kıldı. Var olmaya değer olduğun konusunda hep ısrarcı oldu. Seni her an yeni baştan var etti. Her sabah yeni bir beden içinde uyandırdı. Başkaları seni gözden çıkardı ama O hiç çıkarmadı.
    Biri gör; başkaları her vakit görünmüyorlar, zeval perdesinde saklanıyorlar. Sen seni O seni gördü diye gördün. Senin kendini görmen bile O’nun seni görmesinden sonra oldu. O seni görmek için görünür olmanı bile şart koşmadı. Hesaplarda yoktun. Ortalıkta gözükmüyordun. Görünmeye değer değildin. Görmeye mecalin zaten yoktu.. Başkaları yokluğunu göremezdi ki yokluğuna acısın da seni gözdesi eylesin. Başkaları eksikliğini hesaplayamazdı ki, varlığınla bir şeylerin tamamlanacağına inansın. Sen görmeye istekli değilken, görmek istediğini gördü. Sen kendi körlüğüne bile kör iken sana gören gözler verdi, görmeye değer güzellikleri hazır etti. Yoksa başkaları ne seni görürdü ne sana görünür olurdu. Başkaları görmeye değer bulmadı seni. Öyleyse, sen onları niye görmeye değer bulasın? Başkalarının gözünden düşeceksin nasılsa, onların gözüne girip de n’edeceksin? Başkalarının teveccühlerinin başköşesinde yer kapmak hatırına O’nun seni görmek istediği yerlerden kaçtın. Seni umursamayan gözlerde, aradığın merhameti bulamayacaksın. Boş yere yorulma. Mahzun ve yalnız bir gözyaşı gibi düş dünyanın gözünden…

    Biri bil; marifetine yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır. Sen kendi yokluğunu bilmezdin, senin yokluğunu bir O bildi. Sen kendini bilmediğini bilmezdin, senin kendini bilmediğini de O bildi. Seni yoklukta buldu. Kendini bilir eyledi. “Ben” diye/bilmene izin verdi. Sen her gece kendini sensiz bıraktın, unuttun uykularda bedenini; ama O seni unutmadı, O’nsuz bırakmadı, göz yummadı varlığına. Yokluğunu hesaba katamazdı başkaları, bir O hesapladı sevdiklerinin gözlerinde olacak o korkunç boşluğu. Varlığını yokluğuna tercih etti. Yoklar arasında bildi seni. Başkaları bilse de seni, en fazla bir ölü listeye yazarlar adını. En fazla bir soğuk taşa kazırlar hatırını. Unuturlar seni. Önce unutmayacaklarına inanırlar. Sonra unuttuklarına utanırlar. Sonunda unuttuklarını da unuturlar.

    Biri söyle; Ona ait olmayan sözler lüzumsuz sayılabilir. Nefesine bir O’nun adı yakışır. Sesin bir O’nu anmaya değer. Sözün bir O’nun hatırına yaşar. Başkaları ölüdür, diri nefeslerine değmez. Başkaları unutur, sımsıcak sesini harcamaya gelmez. Başkaları hatır bilmez, söz etmeye değmez. Hu…
    December 24

    ....ZİYAN....


    Ziyan mala gelsin de cana gelmesin diyemeyince...
    Bir El Tut ki ,O da Seni Tutsun...2563
     
    İslam kültüründe bazı doğrular eğlendirici misallerle anlatılır, anlaşılacak örneklerle zihinler doğruya yönlendirilir.
    İrşat eserlerinde böyle misaller bir hayli yekün tutar. Doğruları daha net şekilde sunan bu misallerden birini arz etmek istiyorum bugün sizlere. İçinde bulunduğumuz ekonomik sıkıntıların bazı zihinleri sıkıp doğru düşünmeyi önlediği bir devrede bu misal bizlere bir şeyler fısıldıyor gibi geliyor bana. Bir de siz göz atın bakalım aynı uyarıcı mesajı siz de almış olacak mısınız bu misalden?

    ***

    Efendim, kurtların kuşların dilinden anlayan Süleyman aleyhisselama gelen bir meraklı adam yalvarır:

    - Ne olur ey Allah'ın Nebisi, bana hayvanların dilini öğret de ne konuştuklarını ben de anlayayım.

    Süleyman aleyhisselam, olmaz, der. Sen onların konuştuklarını anlarsan sabredemez, başına bir iş açarsın!.

    Ne var ki adam ısrar eder. Süleyman aleyhisselam da ısrarcı adama hayvanların dilini öğretir. Bundan sonra evinin avlusunda oturan adam çöplükteki köpekle horozun konuşmalarını dinlemeye başlar. Bir ara garip sesler çıkaran köpekten şu sözleri duyar: - Horoz kardeş, sen arpayla buğdayla da karnını doyurabilirsin. Biraz ötedeki taneleri yesen de ekmek kırıntılarını bana bıraksan olmaz mı, benim karnım çok aç. Horoz şu cevabı verir: - Sabret köpek kardeş, yarın buraya ağanın ölen eşeğini getirip bırakacaklar, bolca et yer, karnını iyice doyurursun.

    Bunu duyan ağa hemen koşar ahırdaki eşeği alıp doğruca pazara götürür. Yoksul bir adama satıp parasını cebine koyduktan sonra söylenerek döner: - İyi ki hayvanların dilini öğrendim, yoksa eşek elimde ölecekti. Ertesi gün yine kulak kabartır çöplükteki seslere. Köpek sitem etmektedir horoza: - Hani ağanın eşeği ölecekti de ben de bolca et yiyecektim ya? Horoz cevap verir:

    - Ağa açıkgözlük edip eşeği sattı. Ama üzülme, bu sefer ağanın atı ölecek. Buraya getirip bırakacaklar, bolca et yer, karnını iyice doyurursun.

    Ağa yine hızla kalkar, ahıra gidip atı alarak pazara götürüp hemen satar. Dönerken de yine söylenir:

    - İyi ki hayvanların dilini öğrendim, yoksa at da elimde ölecekti. Bakalım şimdi neyi konuşacaklar diye merakla beklemeye başlar.

    Bu sefer köpek daha yüksek sesle sitem ediyor: - Horoz kardeş, beni yine aldattın. Hani ağanın atı ölecekti ya?

    - Ağanın atı, sattığı zavallının elinde öldü. Ama üzülme der, bu sefer daha büyük bir ziyafete konacağız hep birlikte. Köpek inanmaz:

    - Hadi hadi beni yine aldatıyorsun. Horoz kesin cevap verir:

    - Hayır, aldatma falan yok, durum ciddi. Çünkü der, malına gelen ziyana razı olmayan ağanın bu sefer ziyan canına gelecek, razı olmadığı malı yerine kendisi ölecek, bela bu defa kendi canına gelecek. Arkasından yemekler yapılıp etler pişirilecek, artanı da bizlere dökülecek, ye yiyebildiğin kadar.

    Ağa bunu duyunca şaşırır, sağa sola koşuşturmaya başlar, yok mu beni kurtaracak biri, diye söylenir. Derken gece hastalanan ağa sabaha çıkmaz, ölür.

    Arkasından yapılan yemek, pişirilen etlerden artanlar çöplüğe dökülür, uzun zaman hayvanlar ziyafete konmuş olurlar. Bu sırada horoz söylenir:

    - Keşke insanlar, gelecek ziyan malıma gelsin, cana değil diyebilselerdi, bunda da bir hayır vardır, diyerek mala gelen musibete razı olup sabırla karşılasalardı. Ne yazık ki bazıları bunu diyemiyorlar. Mallarına gelen musibete razı olmuyor, sanki canlarına davetiye çıkarıyorlar. Sonra da derin pişmanlıklar duyuyorlar ama pek faydası olmuyor.

    Ne dersiniz, bu misal ne diyor bizlere? Düşünmeye değer mi?


    AHMED ŞAHİN

     

     
    ŞEYTAN YARIN'CI DIR
     
    NE ZAMAN HAYRA YARAR birşeyler yapmaya girişsek, önümüzde ‘küçük’ bir engel beliriverir.
    Hayırlı bir işe başlamaya mı niyetlendik, o engel yüzünden, teşebbüsümüz daha başlamadan akim kalır. Zira, içimizde bir ‘yarın’cı saklıdır. Rabbimizin rızasına uygun bir işe niyetlenir niyetlenmez, bu ‘yarın’cı, bizi erteleme kuyularında boğdurur.
    Herkes, kendi ömründe ve de gündelik hayatında, bu ‘yarın’cının bir dizi icraatını sanırım bir çırpıda sayabilir. Kaç hayırlı fiil ‘yarın’a ertelendiği için yaşanmamış; kaç hak söz ‘yarın’a saklandığı için hiçbir zaman söylenmemiştir, kimbilir?
    Nefsin hoşuna giden işlerde ‘hemen şimdi’ci olan şeytan, hakikat ve hayr karşısında, hep ‘yarın’cı olmuştur. "Sonra yaparsın." "Yarın başlasan da olur." "Bir gün muhakkak." "İlerde ben de düşünüyorum."
    Hayatımıza şöyle bir baksak, bu ‘az sonra’ların, ‘yarın’ların, ‘ileride’lerin faturasının hayli kabarık olduğunu görmemiz zor olmayacaktır.
    Şeytanın, ‘az sonra’ kalkıp kılmak üzere bizi edadan alıkoyduğu sabah namazlarının sayısı acaba yüzlerle mi, binlerle mi ifade edilebilir?
    ‘Az sonra’ kılayım derken alelacele ‘son dakika’ya sığıştırılan sair namazların sayısı acaba kaç bini bulur?

    Namazla ilgili ertelemeler, şeytanın hayır ve hak karşısındaki ‘yarın’cılığının bir örneği yalnızca... Kulluğun şanına yakışan sair görev, fiil ve haller de hesaba katılınca, şeytanın ‘yarın’a erteleyerek bizi hepten alıkoyduğu hayır ve hak sayısı, herhalde milyonları bulacaktır.
    Bu ertelemenin sonuçlarını yalnız kendi dünyamızda da görmüyoruz. Ubudiyet görevlerini ‘yarın’ yapacak olan; ama o ‘yarın’ gelmeden bu dünyadan göçen ne çok insan var!

    Çokları, üç gün sonra yaşıyor olacağının garantisi olmadığı halde, ubudiyet borcunu ‘ihtiyarlık günleri’ne erteliyor sözgelimi. Birçok insan, ‘ileride örtünmek’ düşüncesiyle birlikte, bugün tesettürsüz geziyor. Daha en başta ubudiyet çizgisinde karar kılanlara ise, "Daha yaşın genç. İleride yaparsın" deniliyor.
    Oysa ölümün yaşı yoktur. Hayat apartmanının ne zaman yıkılacağına dair bir tarih kaydı, kimsenin elinde yoktur. Bir dakika sonra ölmek, yüz yıl yaşamak kadar, hatta ondan da fazla mümkündür.

    Ne var ki, şeytanın ‘yarın’ı bitmez. Ne zaman ‘asıl vazife’ aklımıza düşer, ne zaman kalbimiz iman ve ubudiyet arzusuyla hüşyar olur, şeytan hiç bitmeyen ‘yarın’lar sunar önümüze.

    Gariptir, ubudiyet yoluna girecek olduğumuzda bin türlü ‘yarın’lar sunan şeytanın, ubudiyete sığmayan fiillerde tek bir ertelemesi bile yoktur. Bizi gaflete atan, duygularımızı dünyanın fani yüzünde boğan onca şeyi asla ‘yarın’a ertelemez şeytan. Bir kez olsun, "Bugün Kur’ân’ını oku, televizyonu yarın seyredersin" demez. Bir kez olsun, "Bugünün şükrünü yap da, ‘Piyasa durgun’ şikayetini yarına sakla" dediği yoktur. Bir kez olsun, "Şimdi namazını kıl da, haberleri yarın öğrenirsin" dememiştir.

    Çünkü, elimizde olan yegâne zamanın şimdiki zaman olduğunu şeytan da bilir. Bildiği için, ubudiyet görevlerini gelmemiş bir ‘yarın’a erteleterek kandırır bizi. Böylece esasen Allah’a ibadet için verilmiş hâzır zamanı kendisi için kullanıma hazır hale getirir. Sonra da o hâzır zamanda gaflet, sefahet veya dalâlet derelerine sürükler bizi.
    Resul-i Ekrem (a.s.m.) "Erteleyiciler helâk oldu" buyururken, bizi işte bu şeytanî tuzağa karşı uyarıyor...www.hossada.biz alıntıdır
      
    selam ve dua ile 

    Emanet

     
    KESİN CEVABINI BULAMADIĞIM bir sorudur: Ahlâk mı dine götürür, din mi insanı ahlâklı kılar?

    Diğer bir deyişle, ahlâk mı önce gelir, din mi? Yolculuk nereden başlar ve nereye ulaşır?

    Geçenlerde ‘ahlâk tarihi’ne dair hacimli bir kitaba göz gezdirdim; kesin cevabı orada da bulamadım.

    Yazar, kesin cevabın bulunamamasını, bu ikisi arasında çift-taraflı bir etkileşim olmasına bağlıyor. Yani bir taraftan baktığınızda ahlâkı güzel olanın dindarâne bir hayata yöneldiğini görüyorsunuz; diğer taraftan baktığınızda, dindarâne bir hayatın ahlâkı güzel eylediğini. Güzel ahlâk dine, din güzel ahlâka götürüyor.

    Bir bakıma, ahlâk ve din, bir dairenin birbirini tamamlayan bir iki yarısı gibi.

    Yahut, hakikat-ı halde bir helezon niteliğinde iken, yukarıdan baktığımızda bir daire gibi gözüken bir keyfiyeti var ahlâk-din ilişkisinin…

    Biri diğerini takip ediyor, diğeri ötekini besliyor, öteki beslendikçe diğerinde de terakki gerçekleşiyor derken, hayat boyu bir terakki gerçekleşiyor.

    Dolayısıyla, biri zayıflayınca diğeri zayıflıyor, diğeri zayıflayınca beriki daha da zayıflıyor…

    Bununla birlikte, bu ikisi arasında hangisinin önce geldiğine dair bir yakîni ifade etmese de, bir ‘zann-ı galib’im var.

    O zann-ı galib de, önce ahlâkın geldiği, ahlâkın dine götürdüğü şeklinde…

    Elbette, ‘ahlâk’ı bugün ‘ahlâklı adam’ dediğimizde akla gelen birkaç hususla sınırlamamak; ‘ahlâk’ın merkezine de ‘vicdan’ı ve ‘hakkâniyet’i yerleştirmek şartıyla…

    Bu zann-ı galibim de, bazı hadislerin, özellikle de ‘emanet’e dair bir hadisin dünyamdaki yansımasından kaynaklanıyor.

    Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselamdan aldığı ilk ders bir ‘ahlâk’ dersi olan; Bedir’in arefesinde ilk kez Resûlullah ile karşılaştığında ‘ahde vefa,’ yani ‘sözünde durma’ dersi alan Huzeyfe b. Yeman’ın zikrettiği bir hadis bu…

    “Emanet, insanların kalplerinin derinliklerine konmuştur. Sonra Kur’ân-ı Kerîm indi.”

    Huzeyfe radıyallâhu anh’ın rivayet ettiği o uzun emanet hadisi, onun Hz. Peygamber’den duyduğu bu cümleyle başlıyor işte…

    Buradan da, Kur’ân’a hakkını verebilmenin, Kur’ân’ın hakka davetine kulağını ve kalbini açabilmenin, Kur’ân’ın mesajını kalbine koyup bu uğurda yola koyulabilmenin ancak Hâlık-ı Zülcelâl'in doğuştan kalblerimize koyduğu ‘emanet’ duygusunun muhafazası sayesinde mümkün olabildiğini öğreniyoruz.

    Ancak ‘emanete hıyanet etmeme’ duygusuna ve hassasiyetine sahip olanların kalblerinde Kur’ân’ın kök salabildiğini…

    Emanete riayet hassasiyetinden mahrum olanların ise Kur’ân’a ya tamamen sırt dönebildiklerini, tamamen sırt dönemedikleri durumlarda riyâ ve nifak ülkesinin sınırlarında dolaştıklarını; bu durumda olmayanlarının dahi zor zamanlarda yaşanan sınanmalarda ‘iman edenlerin kalbleri daha bir sağlamlaşırken,’ kalblerindeki o ‘emanete riayetsizlik’ zaafı ve hastalığı dolayısıyla türlü çeşit şüphelere düşebildiklerini…

    Henüz bir müşrik iken Hz. Peygamber’in hicretinde ücretli kılavuz olarak seçilen Abdullah b. Uraykıt’ın sonradan sahabiler safında yer alabilmesini, bir kılavuz olarak verdiği sözün hakkını verebilmesinde, aldığı ‘sır bilgi’ emanetine riayet edebilmesinde tezahür eden ahlâkî kaliteye bağlıyorum bu minvalde…

    Vaad edilen büyük ödüle ulaşma azmiyle hicret esnasında Resûlullah ile Ebu Bekir’in peşlerine düşen Sürâka’nın, atı kuma saplandıktan sonda verdiği söze riayet edebilmesi ile sonradan imana gelebilmesi arasında da bir irtibat olduğunu düşünüyorum.

    ‘Sözünün eri’ olduğu halde imana gelememiş olanlar yok değil gerçi; bu ‘ahlâk’ın ‘iman’ için ‘gerekli’ olmakla birlikte ‘yeterli’ olmadığının delili elbette.

    Ama öte tarafta, ‘sözünün eri’ olmadığı halde nifaka ve riyaya bulaşmamış sapasağlam bir iman hali sergileyen de yok Asr-ı Saadette.

    Bugünün dünyasında ise, dert bir değil, şikâyet de…

    Söylem-eylem tutarsızlığına dair bin türlü örnek olay yaşamışsak hayatlarımızda, sebebini bu hadisin gösterdiği adreste buluyorum:

    “Emanet, insanların kalplerinin derinliklerine konmuştur. Sonra Kur’ân-ı Kerîm indi.”

    Kalblere emanet duygusu yerleşmeden Kur’ân-ı Kerîm inmiş olsa, sonuç ne olurdu ki?

    Kalblere yerleştirilmiş emanet duygusunu silip atanın dünyasına Kur’ân iniyor mu ki?

    İnse de, o kalbde tutunup kök salıyor; bir ‘şecere-i tûbâ’ filizi veriyor mu Kur’ân âyetleri?

    Bilakis, böyleleri, dara düştükleri her noktada, ‘ama şimdi’ler eşliğinde bir ‘esnetme’ ve ‘yavşama’ hali mi sergiliyor hemencecik?

    Gerçek şu ki, kalbine yerleştirilmiş emanet duygusu kalbinde sapasağlam kalanlardır ki, kalbine inen Kur’ân âyetlerini gerçekten hayatının merkezine yerleştiriyor.

    Yalnızca Fâtır-ı Hakîm’in kalblere yerleştirdiği emanet duygusunu tahrip etmeyen kalbler ki, Kur’ân’a hakkını veriyor.

    Yalnızca ahlâkı güzel olanın dini güzel oluyor…


    Metin Karabaşoğlu
    selam ve dua ile



    " birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz mazide, birimiz müstakbelde, birimiz dünyada, birimiz ahirette olsak biz birbirimizle beraberiz"
    December 22

    HAYAT YOLU DÜZ DEĞİL!!!!

    Hayat Yolu Düz Değil
     

    İNİŞİ DE var, çıkışı da hayatın. Acısı da var, tatlısı da. Mühim olan acıyı bal eylemek. Yunus gibi.

    İnsan ne kadar zayıf bir varlık. En büyükten en küçüğe kadar her şey ona ilişir. Sevdiğiniz bir insan, bir hayvan ölse, sevdiğiniz bir ağaç kesilse, saksıdaki bir çiçek solsa dünyanız kararıverir, üzülürsünüz. Sevdiğiniz biri ayrılıp gitse, unutamazsınız bir türlü. Kalbiniz burkulur. Gönlünüz de onun ardı sıra gider durur. Hayat böyle...

    Düşe kalka gidiyoruz. Hayat yolu düz değil... Çok hastalanan doktor olurmuş, çok yürüyen de yolcu! Rabbim yine de bir an olsun hiç yalnız bırakmıyor.

    Bazen öylesine daralıp sıkılıyorsunuz ki, nerede ise patlayacak bir hâle geliyorsunuz. Bir dost yüzü görmek, bir dost sesi duymak ihtiyaç oluyor. Kışımız bahara dönüyor birden. Can dostları bir başkadır. Mal dostu malından geçmez, ama can dostu canından geçer.

    Bazı insanlarda böyle bir sır, böyle bir cazibe var. Onların bir an olsun yüzlerini görmek bile ferahlatır içimizi. Âlemimizi değiştirir. Allah dostları böyledir. Aldıkları manevî bir işaret üzerine, vazifeli oldukları yere giderler. Allah bir kulunu sevdi mi, ona ihtiyaç duyulan yere gönderir. Bir dert bir sıkıntı varsa, iki de ferahlık var. Her zorluğa karşılık iki kolaylık var.

    Geçenlerde eski bir dostu ziyaret ettim. Onca derdine ve perişanlığına rağmen, hem gülümsüyor, hem de izzet ve ikramdan geri kalmıyordu. Bakışlarımdan ne sormak istediğimi anlamış gibi; “Bize başka türlü bir hayat yakışmaz,” dedi. Ne söz ama. İnanın ruhuma işledi. Cömerdin kalbi gibi, dili de temizdir. Böyle güzel bir söz yerde kalmaz zannımca, kanatlanır, arşa gider.

    Yere düşen bir kesme şekerin bile çevresini yüzlerce karınca sarıyor. Küçük bir nimetin kırıntısının kokusu bile rızık sahiplerini hemen kendine çekiyor. Aynen bunun gibi, Allah için söylenen güzel sözler de melekleri çekiyor. Ruhanîlerin gıdaları oluyor. Rabbim sesimizi de, sözümüzü de güzel eylesin. Rahmetli M. Selâhaddin Şimşek’in dediği gibi:

    “Sesini değil, sözünü yükselt. Yağmurlardır büyüten zambakları, gök gürültüleri değil.”

    Kolay değil elbette. Akla gelen elden gelse, bitmeyen iş kalmazdı. Ha demekle hemen her şey olmuyor. Önce azim ve gayret, sonra da sabır ve sebat gerek. Ya tahammül, ya zafer gerek...

    HAYAT YOLU düz değil... Baharı var, kışı var. Gecesi var, gündüzü var. Her insan da bir değil. İyisi var, kötüsü var.

    Madem ki bu dünyadayız, imtihana da alışacağız. Hayat yolu düz değil. Hz. Mevlânâ hayatını üç kelimede özetliyor: “Hamdım, piştim, yandım.”

    Ve devam ediyor: “Bu dünya bir ağaca benzer. Bizler de bu ağacın yarı ham, yarı olmuş meyveleri gibiyiz. Ham meyveler ağacın dalına iyice yapışır; oradan kolay kolay kopmazlar. Çünkü ham meyve köşke ve saraya lâyık değildir.

    Bu dünyadan başka hayat tanımayanların, ham meyveden bir farkı yok. Onlar dünyadan hiç ayrılmak ve hiç çıkmak istemezler. Çünkü Allah’ın huzuruna, O Yüce Sultanın sarayına, Cennete çıkacak ne yüzleri vardır, ne de olgunlukları.”

    İyilerin çekmedikleri bir eza, bir cefa yok bu dünyada. Onlara dadanan düşmanların sayısı hesaba gelmez ama neticede kazanan yine hep iyilerdir. Ve onların yolundan gidenlerdir. Hayat böyle... Hayat yolu düz değil. Görmek isteyen gözünü, işitmek isteyen kulağını açacak. Su içmek isteyen eğilecek. Lokmayı ağza atmak yetmez; yutmak isteyen onu çiğneyecek. Hangi kapının önünde durduk, hangi kapıyı çaldık da o kapı açılmadı ki? Allah’ım bizi kendinden başka hiç kimseye muhtaç etme. Ama her şeye rağmen zahmetlerin bir hikmeti olacak. Hikmeti nedir derseniz ona da cevap var.

    Bir gün, bir grup mümin, zalimlerin zulmünden şikâyetçi olmak üzere Mevlânâ’ya gelirler. Hz. Mevlânâ onlara şöyle bir ders verir: “Kasaplar pazarında hiç köpek kesiyorlar mı? Öldürülmeye en çok onlar lâyık olduğu halde, kesilen ve kesilmek zahmetine katlanan yine koyunlardır.

    Allah’ın yardımı da müminlere daha fazla olduğu için, zahmetleri de daha çok olacaktır. Onlar hakkındaki rahmet ise, o zahmete göredir. Sonsuz ve sayısızdır.”

    EVET, koyunların yaşadığı zahmet ve sıkıntılar, hep onların değerli ve kıymetli oluşlarındandır. Köpeklerin kesilmemesi ve o sıkıntıları yaşamamaları ise kıymetlerinden değildir.

    Bu dünya da iyi insanların derecelerinin yükselmesi ve arınmaları için bir fırsattır. Şunu da unutmamak gerekir, burası hizmet yeridir, ücret yeri değildir. Zorluk, zahmet çok olur. Ama Rabbimizin rahmeti de bol olur. Dikenler çok olsa da bir gülün güzelliği, her zahmeti, her çileyi unutturur.

    Bir gül hatırı için, nice bin dikene katlanır bahçıvan. Mümin için dünya da böyledir. Burası ahiretin tarlasıdır. Dikeniyle uğraşma. Gülünü deren gider. Hayat yolu düz değil. Sen doğru yolda ve iyilik üzere ol.

    Attığın her adım, söylediğin her söz, verdiğin her sadaka, Allah için olsun yeter. Gerçek iyilik, gerçek zenginlik de bu değil mi? İşte size harika bir kıssa:

    Âlemlerin en sevgilisi Hz. Peygamber (sav.) anlatıyor:

    VAKTİ zamanında bir adam; “Bu gece illâ ki Allah için birine sadaka vereceğim,” deyip evinden çıktı ve sokakları dolaşmaya başladı. Karşıdan gelen bir adamın avucuna bir miktar para sıkıştırdı ve evine geri döndü. Sabah olunca köyün bazı yerlerinde toplanan insanların:

    “Bu gece akılsızın biri, falan azılı hırsıza bir avuç dolusu sadaka vermiş. Sadaka verilecek başka kimse yok muydu?” diye konuşup gülüştüklerini, olayı anlatıp alay ettiklerini duydu ve üzüntü içinde evine döndü. Kendi içinden şöyle dedi:

    “Ey Allah'ım, şükür sana lâyıktır, ben sadakayı senin için verdim. Bu gece yine sadaka vereceğim” diyerek, gece olunca yine evinden çıktı. Bir sokağın kenarında bekleyen bir kadına sadakasını verip evine geri döndü. Ertesi sabah halkın:

    “Hayat kadınlığı yapıp hayasızlığı meslek edinmiş olan falan kötü kadına adamın biri sadaka vermiş, bu adam ne kadar akılsızdır, sadaka verecek başka birini bulamamış mıdır?” diye söylendiklerini, dedikodu yaptıklarını işitti. Adamın içinde bir burukluk meydana geldi. Adam evine gelip yine kendi içinden şöyle dedi:

    “Allah'ım, sana şükürler olsun. Ne olursa olsun ben sadakayı senin rızan için verdim. Bu gece yine senin rızan için sadaka vereceğim” diyerek, gece vakti evinden çıktı. Sokakta ilk rastladığı bir adamın avucuna sadakasını sıkıştırıp geri döndü. Sabah olunca bazı köylülerin; “Bu gece delinin biri, zengin bir adama sadaka vermiş” dediklerini, alay edip gülüştüklerini duydu. İçindeki üzüntü ile evine geri döndü ve şöyle dedi:

    “Allah'ım sana tekrar tekrar şükürler olsun. Ben sırf seni hoşnut etmek için sadaka vermek istedim.

    Birincisinde sadakamı bilmeden bir hırsıza vermişim. İkincisinde tanımadığım bir hayat kadınına vermişim. Üçüncüsünde ise sadakaya muhtaç olmayan zengin birine sadakam gitmiş. Ben hikmetini bilmesem de, sana yine şükürler ediyorum,” deyip uykuya daldı. Gece rüyasında ona şöyle seslenildi:

    “Ey sadaka veren kişi! Verdiğin sadakaların her biri yerini bulmuştur. Hırsıza giden sadakan, onu hırsızlıktan alıkoyacaktır. Zinakâr kadına verdiğin sadakan ise onu zinadan tövbe ettirecektir. Zengine verdiğin sadakan ise, ona ders olacak; kendisinin de malından sadaka vermesini sağlayacaktır.” (Buhari)

    EVET, gönülde yaşanan güzel hayatlar insanı cennette kılar. Gönül sahibi olanlar, bu dünyada o gönül hayatına ererler. Allahım şu mübarek günler hürmetine, hayrı ve hasenatı sadece Senin rızan için yapan kullarından eyle. Amin. Hz. Peygamber Efendimize sonsuza kadar salâtu selâm olsun.

    Son söz:

    Efendimiz buyurdular ki:

    Bir gün bana Cenâb-ı Hakk'ın dört büyük meleği geldi. Bunlar Cebrail, Mikâil, İsrafil ve Azrail aleyhimüsselâm idiler. Cebrail aleyhisselâm bana dedi ki: “Yâ Resulallah! Senin ümmetinden bir kimse size günde on defa salâvat ederse yarın kıyamet gününde ben onun elinden tutar, sıratı kuşlar gibi geçiririm.”

    Mikâil aleyhisselâm da dedi ki: “Ben o kula senin Kevser havuzundan kana kana içiririm.”

    İsrafil aleyhisselâm dedi ki: “Yâ Resulallah, o kulun affı için başımı secdeye koyarım Allahu Teâlâ onu affetmedikçe başımı secdeden kaldırmam.”

    Azrail aleyhisselâm da: “Yâ Nebiyallah, sana günde on defa salâvat edenin ruhunu Peygamberler gibi kabz ederim” dediler.

    Bunun üzerine Nebiler Nebisi Efendimiz: “Bu ne büyük lütuf yâ Rabbi! Bu ne büyük ihsan Allah'ım” buyurdu.

    ...

    Not: Davamızın ve hizmetimizin bir koca dua çınarı daha sevgili koca halamız, ebedî âleme göç etti. Dualarını çok özleyeceğiz. Siz sevgili okuyucularımızdan da ruhuna dualar ve fatihalar bekliyoruz...


    Selim Gündüzalp
    Zafer Dergisi
     
     
    Kaderin Herşeyi Güzeldir


    HAYRI DA şerri de Allah yaratır. Her şeyin İlahi takdir ile yaratıldığını ders veren şu ayet-i kerimeyi inceleyelim:

    “Hazineleri yanımızda (nezdimizde, katımızda) olmayan hiçbir şey yoktur. Fakat biz onları belirli bir ölçüye göre indiririz.” Hicr Suresi, 21

    Bir çok tefsir âlimi, ayette geçen “hazineler” ifadesine “yağmurlar” diye mana vermişler ve “belirli bir ölçüye göre indirmeyi” de yağmurun belli zamanlarda ve safha safha yağdırılması olarak yorumlamışlar. Bir kısım âlimler ise, ayette “yağmur” kelimesinin geçmediğini, “hazineler” ifadesinin çok daha genel olduğunu, yağmurun da bu hazinelerden sadece birisi olabileceğini belirtmiş ve konuyu daha geniş boyularıyla ele almışlar.

    Buna göre, bütün insanlar da Allah’ın hazinesindedirler; ancak onları belli zamanlarda ve belli sayılarla yaratır.

    İnsanların daha önceden yaratılmış olup, yeryüzüne inecekleri devreyi bekledikleri bir başka âlem olduğuna dair ne naklî (ayet ve hadis), ne de aklî bir delil olmadığına göre, bu “insan hazinesini” manevî olarak anlamak durumundayız.

    Yani, bütün insanlar Allah’ın ilminde mevcutturlar. Her bir insan, “şekliyle, organlarının sayısı, yeri ve büyüklükleriyle, ruhundaki bütün özellikleriyle” Allah’ın ilminde mevcuttur. Bu ilmî varlıklara “mahiyet” de deniliyor.

    Muhyiddini Arabî hazretlerinin “ayan-ı sabite” dediği de bu mahiyetler âlemidir. Bunlar yaratıldıklarında “hakikat” olurlar.

    Diğer varlıkları da aynı şekilde düşünebiliriz. İnsanların birikip bekledikleri bir ayrı alem olmadığı gibi, başka canlıların, hatta cansızlar aleminin, dağların, ovaların, yıldızların da daha önce yaratılıp bir başka hazinede beklediklerini ve zamanı geldiğinde yaratıldığını söylemek gerçeğe uygun düşmüyor.

    O halde, söz konusu ayetin baş kısmı “kaderi”, ikinci kısmı ise “kazayı” ders vermektedir. Yani, her şey İlâhî ilimde, “her şeyiyle takdir edilmiş olarak” mevcuttur ve bunlar belli bir ölçü ile indirilmekte, yani yaratılmakta, kaza edilmektedirler.

    Nur Külliyatında güzel bir tespit var: İnsan şunu-u İlahiyenin bir mikyasıdır.

    İman, marifet ve ibadet için yaratılmış olan insana öyle kabiliyetler verilmiştir ki bunlarla İlâhî hakikatlere uzaktan da olsa bakabilisin. İşte, “kader, kaza, ilim dairesindeki varlıkların meydana çıkmaları” gibi büyük hakikatlerin de çok küçük bir örneği insanda vardır.

    Biz bir cümleyi zihnimizde kurduğumuzda artık o cümle yokluktan kurtulmuş, bizim ilmimizde bir varlığa kavuşmuştur. Bu ilmî varlığın ortaya çıkmasını irade ettiğimizde, kudretimizi de kullanarak ondaki manayı yazıya dökeriz. Biz o cümle gibi daha nicelerini zihnimizde kurabiliriz. Bütün bunların hazinesi bizim ilmimizdir. Onların bizim ilmimizde takdir ve tanzim edilmeleri “kaderden”, yazılıp kâğıda dökülmeleri ise “kazadan” haber verirler.

    Ayetteki “indirme” tabirini yazma olayına uyguladığımızda, ilmimizde mevcut olan ve ancak bizim bildiğimiz bir cümlenin yazıya dökülmesi sanki ilmimizden kağıda inmesi gibidir.

    O halde, ayet-i kerimede geçen “belirli bir ölçüye göre indiririz” ifadesi, Allah’ın ilminde mevcut olan tüm varlıkların belli zamanlarda, belli miktarlarla yaratılmasını ifade eder.

    Demek oluyor ki, gerek kendi varlığımızda gerek bizi kuşatan şu muhteşem âlemde gördüğümüz her şey, bir yönden Allah’ın varlığını ve birliğini ilan ederken, diğer yönden de O’nun takdiriyle tanzim edildiğini ders verir. Böylece her şey, kaderden haber verir ve kadere iman konusunda müminin ruhuna pencereler açar.

    Bu manayı, “O ki yarattığı her şeyi güzel yarattı.” (Secde,7) ayetinin verdiği dersle birlikte düşündüğümüzde şu hükmü bütün ruhumuzla tasdik ederiz:

    “Kaderin her şeyi güzeldir.”

    Misal olarak, gözlerimize şöyle bir bakalım. Dikdörtgen, kare, altıgen ve daha nice şekillerde olabilirlerdi. Gözümüz bunların hiçbiriyle değil, hazır haliyle yaratılmış. Ve böylesi en güzeli.

    Bir de bunların büyüklüğüne bakalım. Gözümüz bir nokta kadar da olabilirdi, kulağımız kadar, çenemiz yahut yanağımız kadar da. Ne o büyüklükte, ne başka bir büyüklükte değil şu bildiğimiz büyüklükte yaratılmış. Ve böylesi en güzeli.

    Düşüncemizi gözün yeri konusunda da sürdürelim. Gözlerimiz, ensemizde de olabilirdi. Midemizin içinde, ayağımızın altında da bulunabilirdi. Ama ne orada yer almış, ne başka bir mekanda; yüzümüzde yaratılmışlar. Ve böylesi en güzeli.

    Bunun gibi gerçeği her şeyde rahatlıkla seyreder ve kolaylıkla anlar, kabul ederiz.

    İşin zor yanı, kaderin, hikmetini bilmediğimiz başka tecellilerini de aynı şekilde değerlendirmek; musibetlerde, hastalıklarda, maruz kaldığımız ağır imtihanlarda ve nihayet ölüm hadisesinde aynı isabetle karar verebilmek. Bu sahalarda insan oldukça zorlanabiliyor.

    Ama şahit olduğu şu sonsuz rahmetleri, nihayetsiz güzellikleri ölçü alarak, “Nefsimin hoşuna gitmeyen bu olayların da mutlaka güzel yönleri vardır.” demeye çalışmalıdır. Bunu başarabilen kişi, kadere imanın zevkine erer ve “Kadere iman eden, kederden emin olur.” hakikatinin sırrına erer.

    Karşılaştığımız olaylar, ya gündüz veya gece gibidirler. İnsan, her ikisinden de faydalanmayı bilmelidir. Gecenin faydası ve güzelliği gündüzden geri değildir. İnsan, güneşten ayrıldığına üzülmeyip yıldızlarla buluşmanın sefasını sürebilmelidir.

    Kâmil insanlar, bunu başarmış örnek şahsiyetlerdir. Onlar, ölümü de hayat kadar büyük bir nimet bilirler. Kabrin ötesinin ve daha ötesinin bu dünyadan çok daha güzel olduğunun şuurundadırlar. Ölümden korkmak yerine ölüme en güzel şekilde hazırlanmakla meşguldürler.

    Hastalıkların günahlara kefaret olduğunu bilirler.

    İnsan kalbinin dünyadan soğumasına ve ebedi âleme yönelmesine sebep olan bu gibi olayları birer İlâhî rahmet bilir ve onlardan azamî ölçüde faydalanmaya çalışırlar. Bunu yaparken, vücudun bir emanet olduğunu da unutmaz, onu en güzel şekilde korumaya çalışır, hastalandıklarında tedavi olurlar.

    Ağır imtihanların sonuçlarının da o nispette büyük olduğunu çok iyi bilirler. Musibetleri birer “sabır imtihanı” olarak değerlendirirler. Onlardan kurtulmaya çalışmakla birlikte, şikayet ve itiraz yoluna da asla girmezler.

    “Acılara sabırla karşılık verdiler, tatlı oldu.” Abdulkadir Geylanî

    Onlar Allah’ın bütün isimlerinin güzel olduğunu bilir, onların tecellilerinin de hepsini güzel görürler. Bununla birlikte, hatalardan, günahlardan ve kusurlardan sakınmaya ve hayatlarını istikamet üzere geçirmeye azamı dikkat gösterirler. Kendi iradeleri dışında tahakkuk eden İlahi icraatlarda ise teslim ve tevekkül yoluna girerler.

    “Çalışmak adetim, tevekkül halimdir.” hadis-i şerifi onların hayat programlarıdır. İster sanat ve ticaret, ister tedavi ve sıhhat konularında olsun, üzerlerine düşeni eksiksiz yaptıktan sonra Allah’a tevekkül eder ve doğacak her türlü sonucu rıza ve memnuniyetle karşılarlar.


    Prof. Dr. Alaaddin Başar
    Zafer Dergisi


    " birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz mazide, birimiz müstakbelde, birimiz dünyada, birimiz ahirette olsak biz birbirimizle beraberiz"
    December 15

    Aksiliklerin Aksine



     

    Aksiliklerin Aksine

      

     



    BİR MARTI kanadını değdirdi serin sulara, ürperdi ve uçtu.

    Elini ateşe değdirdi çocuk, üfledi ve parmağını çekti.

    Günebakanlar, güneşe karşı açtı, kargalar, korkuluğu gördü ve kaçtı.

    Bir taş fırladı bir adamın elinden, gitti, gölün ortasına düştü, balıklar kaçıştı.

    Bir patlama oldu pazar yerinde, kuşlar uçuştu, insanlar koşuştu, sebze ve meyveler saçıldı.

    Bir kutlama yapıldı, havai fişekler patladı, gökyüzünü duman ve toz kapladı.

    Aynı esnada, mutfaktaki tencerede mısırlar patladı, etrafa güzel bir koku yayıldı..

    Bir yandan çocuklar mantar tabancalarını patlattılar, kediler kaçacak bir yer aradı.

    Arabanın lastiği patladı, direksiyon hakimiyetini kaybeden şoför aracı bir duvara çarptı ve durdu. Çocuğun elindeki uçan balon patladı, gözyaşları ve feryatlar kapladı ortalığı.

    Su borularından biri patladı, mahalleyi sel aldı.

    Gözlüğü çatlayan genç, etrafa puslu gözlerle bakındı.

    Bardağı çatlayan misafirin çayının tadı damağında kaldı.

    Çatlak lavabo su sızdırdı durmadan.

    Genç bayanın en sevdiği bardak kırıldı, servis takımı bozuldu.

    Ödevini noktası noktasına tamamlayan bir programlama öğrencisi tam kaydedecekken yaptıklarını, mahallenin elektrik direğine yıldırım düştü..Kocaman kütük yere devrildi, elektrikler kesildi…

    Mimarlık tezini hazırlayan gencin emek emek hazırladığı maket yere düştü..Tam ortasından çatladı ve sonra ikiye ayrıldı.

    Bir çocuğun oyuncağı çatladı, birinin telefonu suya düştü, birinin hayalleri...

    Başka çatlayanlar da vardı.

    Fındıklar, cevizler, bademler çatladı, içlerindeki lezzet yiyenlere ayan oldu.

    Çatlayan tohum, toprağın içinde yol almaya başladı..Yeni bir filiz doğdu.

    Döküldü-kırıldı-çatladı-saçıldı-patladı.

    Kimi için iyi, kimi için kötü bir netice oldu.

    Kırık camlar batmadıkça ayaklara, patlayan balon yakmadıkça çocuğu, sel suları bir tahribat yapmadıkça, lastiği patlayan araç kaza yapmadıkça, serseri kurşunlarla kimse yaralanmayınca, bir “OH” çekildi derinden.

    H harfi bazen F harfi ile karıştırılabildi.

    Büyük musibetlerin önleyicisi küçük kazalar, büyük kazaları “ucuz” atlatmalar, hayatın ne çok sahnesinde karşımıza çıkıyorlar..

    Kurtarılışlar, felaha ermeler, üzüntüler, geç kalmalar, kırıp dökmeler, kazalar, tüm bunlar bazen bir işaret oluyorlar, bazen bir silkelenme.. Bazen de, aldırmamak yine.

    Oysa hiçbiri boş değil, boşuna değil…

    Bazı parçalanışlar, bazı kazalar küçük görünseler bile, nice semereyle hayatımızın köşe başlarını tutuyorlar.

    Tıpkı bir küp şekerin ancak parçalanarak tat vermesi, bir tarçın çubuğunun ancak kırılarak koku vermesi gibi, insan da kırılmalara bölünmelere meyyal, ancak sanıldığının aksine bir parçalanış bir uyanışa vesile olabiliyor.

    Bir kimse, mısırla ömründe ilk defa karşılaşıyor olsa, onu toplasa, bir şekilde ondan istifade etse..Bir gün, mısırlardan biri ateşe düşse, “eyvah” der belki..Bu “eyvah” mısırın bir de patlamasının olduğunu bilmeyiştendir, bir yitirişedir. Oysa, patlamış mısırın tadına bakınca anlar ki, bir de böylesi bir lezzet varmış.

    Elemler de böyle zannımca, başka lezzetlere, başka dirilişlere kapı açıcı.

    Keder de, kaderde karşımıza çıkan şer görünümlü hayırlar da öyle..

    Hem hayatta lezzet kadar elem de tat verebiliyor, elmanın olgunlaşması gibi olgunlaşıyor insan..

    Bu yüzden, kırılana değil kırdıran hikmete, dökülüp bozulana değil, ardından geleceklere çevirmeliyim bakışlarımı..

    Ufak tefek de olsa, karşımıza çıkan “aksilikler”in kader çizgimizde mukaddes bir yeri vardır diye düşünüyorum..

    “Hay aksi” dedirten nefsin aksine çalıştırmalı hisleri, toparlanmalı, daha büyüğünden esirgeyen, bağışlayan Rabbe hamd ve senada bulunmalı.

    Bir küçük yahut büyük kazanın da böylece atlatıldığına sevinilmeli, lezzet duyabilmeli..

    Sevinmeli, zira zeval-i elem dahi lezzettir..

    Elem dahi, bir yaratılış gereği, elem dahi hikmettir.

     


     
     

    Açık yol





    ZAMANIN ÜSTÜNDE zaman içre konuşan Bediüzzaman, bütün mal varlığını elinde çantayla taşımakla dünyalaşan dünyalılara adeta meydan okur…

    Akıntıya karşı tek başına kürek çekme, dünyaya hâkim zihniyeti karşı dik duruş ve dikiliş; kuru bir söz, süslü bir lafız değil, bir ömre sığdırılmış inanç ve aksiyon… Ölüme hakikat adına hayatıyla haykırma, dünya bütün ihtişamıyla ona gelirken elinin tersiyle itebilme cesaretini gösterme; ömrünü ne büyük bir ulvi dava ile geçirdiğini gösteriyor…

    Dünya adına kaybedecek bir şeyi olmaması, dünyayı meydan okutacak güç veriyor ona… Gücü güçsüzlükte, varlığı yokluğa ermekte, zenginliği fakrında, izzeti zilletli her şeyi ile ret etmesinde… Kendisine teklif edilen yalıları, makamları, menfaatleri, rütbeleri kabul etseydi asra böyle hür ve gür bağırabilir miydi? Bağlayıcı en küçük bir tiryakiliği bile kabul etmemesi, kendisine hükmetmek isteyenlere verdiği en güçlü bir cevap…

    Küçük zevk tiryakiliklerini bile kabul etmemesi onu daha da hürleştiriyor, deni dünyaya bağlayan bütün bağları kesmesi, tutulamaz bir zindelik veriyor… Sürgünler, hapishaneler coşkun bir nehir gibi akan enerjisini durduramıyor…

    Ya padişahların, paşaların tekliflerini kabul etseydi, hediye ve sadakaları alsaydı, medeniyetin uyutucu oyunlarına ilgi duysaydı; ter ü taze, berrak mı berrak Risale-i Nur, bu sadelik ve zindelikte olabilir, büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüllerde tesir edebilir miydi?

    Bu aynada şimdililerde kendimizi seyretsek ne görürüz acaba? Ya da bakmaya cesaretimiz var mı? Halimiz Hakkın hatırını âli tutan bir hal mi? Tevekkül, kanaat ve iktisat hayatımızın neresinde? Dünyalık eşyalarımızı taşımak için kaç kamyon gerekli? Kesben ve kalben terk dengelerini kurabildik mi? Medeniyet adına her gün yenisi çıkan uyutucu ve uyuşturucu zevk ve meşguliyetlerden ne kadar kaçabiliyoruz veya kaçmıyor muyuz artık?

    Teviller teviller teviller… “Hilesizlik en büyük hiledir”i kendi hilekâr nefsimize karşı uygulamayıp, aklımız ve kalbimizle emmare nefsi ablukaya almadıkça dünyaya meydan okumalarımız cılız kalacaktır… Bırakın bağırmayı kendi sesimizi kendimiz bile zor duyacağız; sadece örnek vereceğiz Bediüzzaman’dan, talebelerinden…

    Onlara kimse bir şey demiyor, diyemiyor zaten… Mesele bizleriz; izi aynı tazelikte takip edemiyoruz… Sebepler cihetinden çok zenginiz, hakikatleri hayata aktarma noktasında fakir… Fakiriz çünkü eşyamız çok, tiryakiliklerimiz fazla, bağımlılıklarımız büyük…

    Ve ceza, cinsiyle dünya cihetinden geliyor; vurdukça vuruyor sıkıntılar, bir okşuyor yüz belki bin tokat vuruyor dünya… Ya ayılın; kalbinizdeki bütün eşyaları bir elinizde taşıyacak kadar azaltarak hafifleyin ya da kamyonlarca eşyayı, Tırlarca zırvaları sırtınızda belinizde taşıyarak ağırlaşın… Ne sesiniz çıkar, ne de soluğunuz; ne hürlüğünüz kalır, ne gürlüğünüz… Konuşursunuz yine de, siz söyler siz dinlersiniz, yazarsınız yine de, siz yazar siz okursunuz…

    Elindeki çantayla dünyaya basan, zamana yürüyen Bediüzzaman’ı düşünmek ve yürümek ardından… Kaç dünya, kaç zaman var aramızda bilinmez; bildiğimiz Kur’ani yolu, Nebevi caddeyi gösteren izini kaybetmemek. Ağırlıkları atarak, tiryakilikleri bırakarak yürümek, yürümek, yürümek… Yetmez koşmalı, öyleyse eşyaları biraz daha atmak lazım; akıl nezaretinde kalp boşluğu, yürek serinliği ile yürünür bu yol… Yolumuz açık olsun.




    " birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz mazide, birimiz müstakbelde, birimiz dünyada, birimiz ahirette olsak biz birbirimizle beraberiz"
    December 06

    ADETA KÜÇÜK BİR RAMAZAN; ZİLHİCCE'NİN İLK 10 GÜNÜ

    Adeta küçük bir Ramazan; Zilhicce'nin ilk 10 günü
    Ramazanın yarısından sonra başlayan ayrılık hüznü, Kadir Gecesi’nden sonra artar ve son teravih-son oruçla birlikte zirveye çıkar. Artık rahmet ve mağfiret...

    2008-12-01

    Cemil Tokpınar'ın Yazısı...

    Ramazanın yarısından sonra başlayan ayrılık hüznü, Kadir Gecesi’nden sonra artar ve son teravih-son oruçla birlikte zirveye çıkar. Artık rahmet ve mağfiret ayı bitmekte, bire bin verilen geceler veda etmektedir. Maneviyata duyarlı nice mü’min gözyaşı döker, hatta bayramı buruk geçirir.

    Şevval ayında tutulan altı oruç acılı yüreklerimizi bir derece teskin eder. Sanki Ramazan’ın küçük bir uzantısını yaşarız. Kurban Bayramı’ndan önceki Zilhicce’nin ilk on günü ise, Ramazandaki bol sevaplı ve çok feyizli ibadetlerden ayrılan mahzun gönüllerimize âdeta bir “teselli armağanı”dır. “Keşke Ramazan biraz uzun olsaydı…” ya da “Ah, Ramazanı hakkıyla ihya edebilseydim…” diye yanan gönüllerimize muhteşem bir fırsattır bu on gece.

    Kur’an-ı Kerim’de Fecr Suresi’nin başında, “On geceye yemin olsun ki…” ifadeleriyle bahsedilen bu on gecenin ne muazzam bir hazine olduğunu ne yazık ki hakkıyla bilemiyoruz. Bazı kaynaklarda bu on gecenin Ramazan’ın son on günü veya Muharrem’in onuncu gününe (Aşure Gününe) kadar olan on gün olduğu kayıtlı olsa da genel görüş ve kabul, bu mübarek on günün Zilhicce ayının ilk on günü olduğudur. Yani her senenin Kurban Bayramından önceki ilk dokuz günü ve Kurban bayramı günü olmak üzere tam “on gün”

    Zilhicce, umumi af ve bağışlanma ayıdır

    Kamerî ayların 12’ncisi olan Zilhicce ayı, İslâm’ın beş esasından biri olan hac ibadetinin yerine getirildiği umumi af ve bağışlanma ayıdır. İşte bu mübarek ayın yukarıda da ifade ettiğimiz birinden onuna kadar olan zaman dilimi “leyâli-i aşere”, yani on mübarek gecedir. Onuncu gün Kurban Bayramı’nın ilk günüdür.

    İşte bu günlerin kıymetini anlatan Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) muhteşem müjdesi:

    “Allah'a ibadet edilecek günler içinde Zilhicce'nin ilk on gününden daha sevimli günler yoktur. O günlerde tutulan her günün orucu bir senelik oruca, her gecesinde kılınan namazlar da Kadir Gecesine denktir.” (Tirmizi: Savm, 52; İbn Mace: Sıyam, 39)

    Demek ki, bugünlerde tutulan bir oruç, 360 gün oruca bedel olabilir. Rabbimizin rahmet ve bereketi o kadar coşmaktadır ki, bir günlük oruca bir yıllık oruç sevabı vermektedir. Böyle güzel ve tatlı bir müjdeye ilgisiz kalmak mümkün mü? Bu gecelerin Kadir Gecesine benzetilmesi ise, ayrı bir güzelliktir. Çünkü, Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır ve 83 yıllık ibadete bedeldir.

    Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin

    Yine Efendimizden (s.a.v.) harika bir teşvik cümlesi:
    “Allah indinde Zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!” (Abd b. Humeyd, Müsned, 1/257)

    Tesbih, sübhanallah; tahmid, elhamdülillah; tehlil, lâilâheillâllah; tekbir ise Allahu ekber demektir. Tesbih, tahmid ve tekbirin namazın çekirdekleri hükmünde olduğunu düşünürsek, bugünlerde nafile namazları arttırmanın ne kadar büyük sevap olduğunu anlayabiliriz.

    Yukarıdaki hadisi destekleyen şöyle bir rivayet daha vardır: “Günlerden hiçbiri yoktur ki onlarda yapılan bir iş Zilhicce’nin ilk on gününde yapılan işten daha faziletli ve yüce, Allah’a daha sevimli olsun…” (Tirmizi, Savm: 52; Darimî, Savm: 52)

    İbni Abbas'ın şu rivayeti ise, bugünlerdeki ibadetin cihattan bile faziletli olduğunu gösteriyor:

    Resulullah Aleyhissalâtü Vesselam şöyle buyurdu:
    “Allah katında içinde bulunduğumuz şu günler (Zilhicce'nin ilk on günün)deki salih amelden daha sevimli (salih amelin bulunacağı) başka günler yoktur.”
    Sahabeler, sordular:
    “Ya Resulallah, Allah yolunda cihat da mı?”
    Resulullah (s.a.v.) cevap verdi:
    “Evet, Allah yolunda cihat da. Meğerki bir adam canıyla ve malıyla cihada çıkıp da kendisine ait mal ve candan hiçbir şeyi geri getiremez olursa, o başka.” (İbni Mâce, Sıyam: 39.İbni Hacer, 5:119)

    Buna göre, cihada çıkıp malını feda edip kendisi de şehit olan kimsenin ameli bu on gündeki amelden daha faziletlidir.

    Arefenin yeri başkadır

    Bugünlerde oruç tutup, gündüzünü ve gecelerini de ibadetle geçirmek hem affa, hem de büyük sevaplar elde etmeye vesile olur.

    Bu on gün içinde Arefe gününün yeri ise bambaşkadır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Arefe günü tutulan oruç hakkında şöyle buyurmaktadır:

    “Arefe günü tutulan oruç, geçmiş bir senenin ve gelecek senenin günahlarına keffaret olur.” (Tergîb ve Terhîb Trc, 2. 457)

    Hz. Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman, Arefe günü kardeşi Hz. Aişe’nin (r.a.) huzuruna girdi. Hz. Aişe oruçlu olduğu için hararetten dolayı üzerine su dökülüyordu. Abdurrahman ona:
    “Orucunu boz” dedi. Hz. Aişe:
    “Resulullahın (s.a.v.), ‘Arefe günü oruç tutmak, kendisinden önceki senenin günahlarına keffaret olur’ dediğini işittiğim halde iftar mı edeyim?” dedi. (Tergîb ve Terhîb Trc, 2. 458)

    “Keffaret olur”, günahları örter, affettirir, demektir. Bizim gibi neredeyse bir günah denizinde yüzen ahir zaman Müslümanları için bundan daha büyük bir müjde olabilir mi? İşte af ve mağfiret fırsatı!

    Başka bir rivayette ise Hz. Aişe şöyle demiştir:
    “Arefe gününün orucu bin gün oruç tutmak gibidir.” (Tergîb ve Terhîb Trc, 2. 460)

    Demek ki, bir günlük arefe orucu, üç yıllık normal günlerde tutulan oruç sevabına denktir.

    Efendimiz, bugünün faziletini şöyle anlatır:
    “Arefe günü gelince, Yüce Allah rahmetini saçar. Hiçbir gün o günde olduğu kadar insan cehennemden azat olunmaz. Kim Arefe günü gerek dünya ve gerekse âhiret ile ilgili olarak Allah’tan bir şey isterse, Allah onun dileğini karşılar.”

    Yine konuyla ilgili bir hadis şöyledir:
    “Arefe gününden daha faziletli bir gün yoktur. Allahü Teala o gün, yer ehli ile meleklere karşı övünür ve (Arafat’taki hacıları kast ederek) şöyle buyurur:
    ‘Kullarıma bir bakın. Saçları başları dağınık, toz toprak içinde her uzak ilden bana geldiler. Bu hâlleri ile onlar, rahmetimi ümit etmekteler, azabımdan dahi korkmaktalar. Şahit olunuz, onları bağışladım. Onların yerlerini cennet eyledim.’
    Melekler derler ki:
    ‘Onların arasında biri var ki; yalancıktan bu işi yapar. Falan kadın da öyle.’
    Allahü Teâla şöyle buyurur:
    ‘Onları da bağışladım.’

    Arefe günü olduğu kadar, hiçbir gün cehennemden daha çok azat edilen olmaz.”
    Bu arada şunu hatırlatalım: Hadislerde zikredilen Zilhicce'nin ilk on gününden maksat ilk dokuz günüdür. Çünkü Zilhicce'nin onuncu günü Kurban Bayramı’nın birinci günüdür, bugün oruçlu olmak caiz değildir; ancak o gün de ibadet günüdür. Müstehap olan oruç, Kurban Bayramı’ndan önceki ilk dokuz gündür. On geceye ise, Kurban Bayramı’nın gecesi dahildir. Çünkü geceler önce gelmektedir.
    Ayrıca Zilhicce'nin sekizinci gününe “terviye günü” dokuzuncusuna “Arefe günü”; Kurban bayramı gününe (onuncu güne) “nahr=kurban günü”, ondan sonraki üç güne de “teşrik günleri” denilmiştir.

    Bu günlerde kazası olmayanlar, beş vakit namaza ilaveten nafile ibadetlere de ağırlık vermelidirler. Kazası olanlar ise daha çok kaza namazları kılmalıdırlar.

    Bu on günü hangi ibadetlerle değerlendirmeliyiz?

    Her şeyden önce her zaman ve zeminde en vazgeçilmez ibadet olan beş vakit namazı asla ihmal etmemeliyiz. Çünkü, hiçbir nafile ibadet farzların yerini tutamaz. Namazlarda cemaate katılmak için gayret etmeli, daha bir dikkat ve huşu ile eda etmeliyiz. Mümkünse bugünlerde oruç tutup zamanımızı Kur’an, istiğfar, salavat, zikir ve dua ile geçirmeliyiz. Her zaman yapamayanlar bile hiç değilse bugünlerde kuşluk, evvabin, teheccüt gibi namazları kılmalı, affa nail olmak için çırpınmalıdır.

    Hatta affa ve rızaya nail olmayı hedef kabul ederek, bu on günü sanki Ramazan’ın son on günüymüş gibi geçirmeliyiz. Buna güç yetiremeyenler, hiç değilse arefe gününü ve bir gün öncesini oruçla ve ibadetle geçirmelidirler. On gece içinde, bilhassa terviye, arefe ve bayram gecelerini ihya etmenin özel bir yeri vardır.

    Arefe günü bin İhlâs Suresi okumak çok faziletlidir. Çünkü arefe, tevhidin, azamet ve kibriyanın tam hissedilip ilan edildiği gündür. Bunun için Arefe gününün sabah namazında başlayıp bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar 23 vakit farzlardan sonra teşrik tekbirlerini getirmek vaciptir. Hatta bu tekbirleri on gün içinde müsait oldukça söylemek büyük sevaptır.

    Bugünlerde milyonlarca mü’min haccetmek için mukaddes topraklara gitmiş, kimi Kâbe’yi tavaf ediyor, kimi ağlayarak dua ediyor, kimi Medine’de Ravza-yı Mutahhara’da gözyaşı döküyor, kimi zikir ve dua ile sa’y ediyor, kimi Makam-ı İbrahim’de gözyaşıyla namaz kılıyor, kimi Mültezem’de af için yalvarıyor… Hepsi kendileri ve mü’minler için af, mağfiret, rıza, tevfik ve hidayet istiyor. Arefe günü ise, hepsi Arafat’a gelmiş, “Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk” sadalarıyla asumanı inletiyor, gözyaşıyla kıldıkları namaz ve ettikleri dua ile Rabbimizin rahmetine sığınıyor.

    İşte kendimizi hayalen hacda hissetmek, onları izleyerek kendimizi onların içinde saymak yoluyla manevî bir hâl kazanabiliriz. İnşallah dua ve ibadetlerimizin hacıların yaptıkları ubudiyete dahil olmasını ümit ederek ibadet edelim.

    Şunu da unutmayalım ki, hadislerde verilen müjdelere nail olmak için o günleri nicelik ve nitelik olarak en üst seviyede değerlendirmemiz gerekir. Böylece bambaşka bir halete bürünür, ibadetin hazzını yaşar, inşallah Kurban Bayramı’na affedilmiş olarak girebiliriz.

    -“Allah indinde Zilhiccenin ilk on gününde yapılan amellerden daha kıymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi, tahmidi, tehlili ve tekbiri çok söyleyin!” (Abd b. Humeyd, Müsned, 1/257)

    - Kamerî ayların 12’ncisi olan Zilhicce ayı, İslâm’ın beş esasından biri olan hac ibadetinin yerine getirildiği umumi af ve bağışlanma ayıdır. Bu mübarek ayın birinden onuna kadar olan zaman dilimi “leyâli-i aşere”, yani on mübarek gecedir. Onuncu gün Kurban Bayramı’nın ilk günüdür.

    - Bu on günde beş vakit namazı asla ihmal etmemeliyiz. Namazlarda cemaate katılmak için gayret etmeli, daha bir dikkat ve huşu ile eda etmeliyiz. Mümkünse bugünlerde oruç tutup zamanımızı Kur’an, istiğfar, salavat, zikir ve dua ile geçirmeliyiz. Her zaman yapamayanlar bile hiç değilse bugünlerde kuşluk, evvabin, teheccüt gibi namazları kılmalı, affa nail olmak için çırpınmalıdır.

    On Günlük İhyanın Püf Noktaları

    - Birçok insan bugünlerin kıymetini bildiği halde günlük işlerin ve ilişkilerin içinde tam bir ihya programı yapamıyor. Ya unutuyor ya dünya işlerine zaman ayırıyor ya da tam istifade edemiyor. Bunun için şu basit, ama etkili tavsiyelere dikkat edin:

    - Her yılın Kurban Bayramı öncesi 9 günü ile Kurban Bayramı gününü yani Zilhicce’nin ilk on gününü ajandanıza veya her gün gördüğünüz bir yere not edin.

    Bu on gün içinde sizi meşgul edecek misafirlik, yolculuk ve yorucu işlerden uzak durun. Bu tür programları ya öne alın veya erteleyin.

    - Seçici olmadan maç, dizi, haber izlemek gibi boş ve sizi ilgilendirmeyen işlere zaman ayırmaktan her zaman kaçının; bu on günde ise daha bir titiz olun.

    - Bugünlerde sağlığınıza özel bir önem verin ki, ibadet ve zikirden geri kalmayın. Ameliyat ve uzun tedavileri bugünlere denk getirmeyin.

    -Eğer ev hanımı, emekli, yaşlı gibi mesaiye bağlı bir işiniz yoksa bu on günü sanki i’tikafa girmiş gibi dolu dolu geçirin.

    - Öğrenci, memur, işçi gibi belirli bir uğraşınız varsa, mümkün olduğu kadar izin ya da tatil günlerinde oruç ve ibadete ağırlık verin.

    - İş, okul vs. sizi mutlaka meşgul etse bile aralardaki “ölü zamanları” değerlendirin. Bunlardan kastımız, iş ve okula gidip gelirken, teneffüs, sıra bekleme gibi durumlardaki boş zamanlardır. Bu zamanları Kur’an, salavat, dua, istiğfar ve zikirle değerlendirin.

    - Yanınızda sürekli küçük ebatlı bir Kur’an veya bir evrad kitabı taşıyın. Boş zamanlarda birkaç sayfa bile okusanız kârdır.

    - Kur’an okumasını bilmeseniz bile, ezberinizde olan sureleri defalarca okumanız büyük sevaptır.

    - Bu on gecede daha az uykuyla idare edin ve uykunuzu kaçıracak çay, kahve gibi içecekleri daha çok tüketin.

    - On günün tümünde oruçlu olamadıysanız fırsat bulduğunuz gün Cuma’ya denk gelse bile yine oruç tutun. Çünkü, başka günlerde tutmaya imkanı olduğu halde Cuma günü tutmak mekruhtur. Öyle bile olsa, mekruh sevabından biraz eksilir demektir, yoksa hiç tutmayan zaten hiç sevap kazanmamış olur.

    - Zaman kazanmak için bayramlık ve kurbanlık alış verişini önceden yapmaya çalışın.

    Moral Dünyası Dergisi

    BEDİÜZZAMAN'A NURLU BİR YOLCULUĞA VAR MISINIZ???

    Bediüzzaman'a nurlu bir yolculuğa var mısınız ???
    Hiçbiri tek başına onu temsil edemese de her biri teker teker ondan bir çizgi, bir işaret taşıyan Bediüzzaman Hazretleri'nin ilk saftaki sadık talebelerini...

    2008-11-18

    Latif Erdoğan'ın Yazısı...

    Hiçbiri tek başına onu temsil edemese de her biri teker teker ondan bir çizgi, bir işaret taşıyan Bediüzzaman Hazretleri'nin ilk saftaki sadık talebelerini yakından tanımak bahtiyarlığına erenler, sadece o ezel nasipli seçkinleri tanımış olmuyorlar; aynı zamanda ve hiç kuşkusuz nuruna ayna tuttukları Üstatlarını da kendi istidatlarının el verdiği ölçüde tanımış bulunuyorlar.

     

    Ve işte bu meyanda, İhsan Atasoy'un "İlkler Serisi" diyebileceğimiz kitapları, bu seçkin kullarla birlikteliğe mani kronolojik engelleri ortadan kaldırıyor; tarihin hangi takviminde yaşarsa yaşasın, haldeki ve istikbaldeki nesillere o bahtiyarları yakından tanıma fırsatı sunuyor.

    Dolayısıyla Bediüzzaman'ı... Umuda cesaretin dahi söz konusu olamadığı kapkaranlık, ebkem bir dönemde, gelecekte gerçekleşecek inkılaplar içinde en yüksek ve gür sedanın İslam'a ait olacağını haykıran güçlü sesin etrafında, her türlü fedakarlığı sıradanlaştıran ulvi bir cesaretle halelenen bu abide şahsiyetlerin her biri bizim için ayrı bir şeref levhası konumundadır; ve onları tarihin yedi eminine teslim ederek unutulmazlardan kılmak, himmetini davasının emrine vermiş her kalem sahibini en öncelikli meselesidir. Saygıdeğer Atasoy'un yaptığı da budur.

    Av. Bekir Berk, vekaletlerini almak üzere geldiği Ankara'da nurlu sanıklara,en az cevabı kadar anlamlı ve şuur yüklü sorusunu soruyor: Sizi mi müdafaa edeyim yoksa davanızı mı?

    Hepsinin cevabından yükselen tek ses adeta arşta yankılanıp yere iniyor: Davamızı.. Bu granit iman, bu çelikten irade soru sahibini can evinden vuruyor ve adeta onu yüce davanın iflah olmaz bendesi yapıyor. Sonrasında, kendini adadığı davanın maznunlarından da olma payesini elde ederek beka alemine yol vurup gidiyor... Zübeyir Gündüzalp, hapisteki dava arkadaşlarını ziyaret etmektedir.

    Ne ki, arkadaşları içerde iken dışarıda olmaktan fevkalade rahatsızdır. Keskin zekası müsellem Ceylan Çalışkan'a bu durumu açar ve hapiste onlarla beraber olabilmesi için ne yapması gerektiğini sorar. Kolay kardeşim der, Ceylan Çalışkan, İsmet İnönü'ye ağır bir telgraf çek sen de yarın bizimle olursun. Denileni aynen yapar ve ertesi gün tutuklanarak hapse atılır; maaşı ve memuriyeti terk ederek Üstadının ve diğer dava arkadaşlarının çilelerine ortak olur.

    Badiüzzaman Hazretleri pek çok defa, Ceylan Çalışkan için, eğer dünyaya meylederse ömrü kısa olacak, der. Ve her defasında da onu dünyaya vermeyeceğini söyler. Ve Ceylan, Üstatsız bir hayata ancak iki-üç yıl sabredebilir. Onu Üstadına kavuşturacak yolu bildiği için "dünyaya meyleder." Hiç beklenmedik bir anda, sebepler açısından izahı imkansız bir trafik kazasında şehit olur; Üstadına ve diğer berzah dostlarına kavuşur. Zübeyir Gündüzalp, çok yönlü temsil keyfiyetiyle Üstadının tam ve mükemmel bir varisidir.

    Gaye-i hayaline neşri haktan öte hiçbir şey girmez. İhlas ve istiğnada, davasının izzetini korumadaki hassasiyetinde daim Bediüzzaman'ın izinde iz sürer. Olması gereken keyfiyette Risaleleri okumanın kişiyi nasıl insan-ı kamil kıldığının canlı örneğidir o.

    Risale-i Nur'un hidayetinden olduğu kadar nurundan ve de ruhundan istifade etmiş bulunmanın üsve-i hasenesidir. Vücuduna arız maddi hastalıkların bütününe sabır ve şükürle mukabelede bulunur. Bu kadar çeşitli ve ağır hatalıklar esasen onun Rabbine ne kadar yakın bir kul olduğunun da şahitleridir. 12 Mart muhtırasının verildiği günlerde, inananlara zulüm edilmemesi için, Gavs-misal bir tasarrufla kendi bedeninin bedel olacağını söyler.Yirmi gün sonra da vefat eder.

    Haftalar boyu odasından cennet kokusu yayılır; vefatından altı ay sonra kabrini yapmak için mezarını açanlar, gül kokulu, hiç bozulmamış cesediyle karşılaşırlar.. İhsan Atasoy'un kitaplarını okurken, Güneşe yolculukta yıldız yağmuruna tutulmuş gibi oluyorsunuz. Serideki diğer isimlerle de bir başka yazımızı şereflendirmek ümidiyle...

     www.kadincakararinca.com

     


    November 02

    BİR CENİNİN HATIRA DEFTERİ...

     
    Bir Ceninin Hatıra Defteri...
    24.jpg
    Senai Demirci

    Gözlerim yoktu, gözlerimin olmadığını bir Sen gördün.

    Görmüyorum. Görme isteğine bile körüm. Görmek istediğimi bilmiyorum.

    Gözlerim yok. Ne renklerden haberim var, ne şekilleri tahmin edebilirim.

    Sen bana gözlerimi verdin. Görmek istediklerimi de sen verdin. Görme isteğimi gördün...

    Ben görmek istiyor bile değilken, beni gördün.

    Gözümün göreceklerini

    gördün...

    Sen gördün, Sen verdin.

    Elim yoktu, sen elimden tuttun.

    Tutunacak bir dal da bilmem. Ellerim yok.

    Ne avucumda bir şeyim, ne de elde tutmak istediğim.. Yok.

    Sen bana el verdin. Beni elimden tuttun. Elimden tutacak bir ana verdin.

    Elde edeceklerimi Sen hazır ettin. Her şey Senin ‘kudret eli'ne tutundu. Ben, ellerim ve elde edeceklerim, öylece avuca geldi.

    Sağırdım, bana Sen kulak verdin.

    Bir haber yok, kötüsü bile. Sesler uzak, müzik yabancı, ahenk dargın.

    Dalgaların sesini işiten, mahrem fısıltılardan haberli kulaklarım oldu.

    Kuru yaprağın dalından düşüşünü duyan, rüzgârın ıslığına ritim veren, yağmurun yağışına ahenk katan, her notada ruhuma yeniden üfleyen Sen'sin.

    Bana kulak verdin. Her şeyi, her an işiten Sen.

    Ben kulak sahibi değilken, işitmek isteğimi işittin.

    Ben müziği bilmezken, ben rüzgârın ve denizin sesini işitmezken, ben annemin sesini tanımazken,ben sağır iken, beni Sen işittin, arzularıma Sen kulak erdin, iç çekişlerimi Sen duydun.

    Beni Sen işittin, şitmek istedklerime Sen kulak verdin.

    Beni şitir eyledin.

    Dilim dönmüyor. Sesim çıkmıyor. Dudaklarım suskun. Konuşma yok; bir hece bile...

    Damaklarıma hiç değmedi dilim. Her dudak arasını gül bahçesine çeviren o ince çizgi, bir tebessüm yok, tebessüm eden de yok.

    Öpecek yok beni. Ve öpemem de...

    Daha dudağım dudağıma değmedi. “Ağzı var dili yok” bile değilim. Dilim yok, ağzımda, damaklarım da, dudaklarım da... Lezzetleri bilmiyorum. Dilimi tuza bandırmadım daha. Damağımda şeker tadı hiç gezinmedi. Dudaklarıma pınar suyu değmedi.

    Ve Sen bana damak verdin. Dudak verdin. Dil verdin. Söz verdin. Dudağıma gökten soğuk sular değdireceğine, damağıma lezzetler ihsan edeceğine, dilime şiirler dolayacağına bana söz verdin.

    Ve söz verdin ağzıma.

    Kur'ân'la konuşan Sen,

    taşları, dağları, denizleri konuşur eyleyen

    Sen dilime kelâm verdin.

    Söz verdin ağzıma...

    Sözden anlayan dostlar verdin...

    Bir tebessümden habersizken, ben gülmeyi bilmezken, bana rahmetinle Sen tebessüm ettin.

    İki dudak verdin, bir dil. Cümle dudakları gül eyledin.

    Gülücükler verdin.

    Güller verdin.



    Ayaklarım yoktu, beni varlığa Sen yürüttün. Çıkış yok.. yollar kapalı... ne dağlar, ne vadiler yürünesi değil... iki ayağım yokluk çukurunda . adım atacak yer yok. ayaklarım yok... güzel ayakkabılarım da...

    Çiçekli çoraplarım, yeni örülü patiklerim kayıp. Coşkuyla koşacak kimsem yokken, ağı ağı yürüyeceğim yolları bilmezken, Sen beni bilinmez yolardan geçirdin.

    Ayaklar verdin. Yokluktan varlığa yürüttün bedenimi. Hiç yoktan ayağa kaldırdın beni. Yol verdin.

    Ve çiçekli çoraplar ve güzel ayakkabılar verdin. Ayakalarımı verdiğin gibi, yürünesi yolları, dağları, denizleri ve vadileri ayaklarımın altına serdin.

    Gelmeye yüzüm yoktu, Sen bana yüz verdin.

    Bani tanmıyordu annem babam bile...

    Varlığımdan haberli bile değillerdi.

    Ban de bilmiyorum var olduğumu.

    Var olma arzumun bile farkında değilim. İnsan olduğumu da bilmem. “anılmaya değer bir şey” değilim. Kimse saymıyor beni.

    Adım yok, adam yerine koyulmuyorum.

    Yüzüm yok. Çatık bir kasım, gamzeli bakışlarım yok. Saçlarım, kirpiklerim yok. kaşlarım kirli bile değil; yok... yüzüme çamur bulaşmamış; çünkü yok.

    Şekilsiz, biçimsiz, kaba, belirsiz ve korkunç görünüyorum. Böyle görseydi beni annem, belki yüz vermezdi bana. Yüzüme bakmazdı.

    Yüzüme bir Sen baktın. Bana Sen yüz verdin. Yokluğun kirli, çirkin maskesini yüzümden indirdin. Rahman suretini indirdin yüzüme. Annemin gözlerine değesi, “bebek yüzlü” tenler giydirdin ete kemiğe...

    Kirpiklerimin ucuna gamzeli bakışlar düşürdün. Ve yanaklarıma gülücükler saldın. Saçlarımı verdin, “zülf-ü yâr” olası çizgiler çizerek, kaslarımı eğri kıldın yay gibi,

    Bakışlarıma nur verdin ay gibi..

    Karşısına vurulası âşıklar koydun...

    Güneşi göz ucuma Sen getirdin.

    Bilmezdiler oysa ilgimi.

    Tanımazdılar beni.

    Sen yüz vermesen, yüzümü kalplerine âşina eylemesen, yüz süremezdim annemin yüzüne.

    Hayatı yitirdiğimde de bana yeniden hayat verecek Sensin.

    Birgün toprağa yüz sürdüğümde de tanımayacaklar yine...

    Yüzüme bakmayacaklar.

    Varlığımı belki hesaba katmayacaklar.

    Taşlara kazıyacaklar adımı en fazla...

    Unutmamak için...

    Ama beni hiç unutmayacaksın Sen.

    Beni bilecek, anlayacak, hatırımı Sen soracaksın.

    Gözümü ve gördüklerimi gören, elimi ve eilmdekileri tutan,dilimi ve dilimdekileri konuşturan, dudağıma tebessüm güller koyan, ayaklarımı yokluktan varlığa ulşatıran, var olmaya yüzüm yokken bana yüz veren Sen;

    Çürümüş kemiklerim, toprağa düşmüş ellerimi, karanlığa akmış gözlerimi, erimiş dudaklarımı, yokluğa kaymış ayaklarımı, işitmez olmuş kulaklarımı, yitik tebessümümü, unutulmuş yüzümü,

    Verir de yine Sen verirsin elbet.

    Yine, yeni, yeniden diriltirsin beni.

    Ey Hayatı Veren ve Ey Hayatın Sahibi. 

    October 24

    SİZ NASIL BİR DOSTSUNUZ? HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ???!

    Siz nasıl bir dostsunuz? Hiç düşündünüz mü ???!
    Olmasa da olur dediğimiz insanlarla doludur hayatımız; tanıştığımız, selamlaştığımız; klasik cümlelerle iletişim kurduğumuz, cevaplarını merak etmediğimiz sorular sorduğumuz...

    2008-09-16

    3423.jpg

    Dostlar Var Ki ! 
     
    Olmasa da olur dediğimiz insanlarla doludur hayatımız; tanıştığımız, selamlaştığımız; klasik cümlelerle iletişim kurduğumuz, cevaplarını merak etmediğimiz sorular sorduğumuz... 
     
     
     
    İyi insan olmadıkları için mi uzak dururuz onlardan?

    Hayır, hiç sanmıyorum.

    Gönülde biter her şey; akla yararlı gelse de samimi bir ilişki, gönlün hayır dediğine ısınmak mümkün olmaz.

    İster dünyanın en yakışıklısı, ister en güzeli olsun; ister en zengini, ister en komiği;

    ne yapsa nafile; yüreğine ulaşamaz.

    Başkası için özel olan, senin gözünde dünyanın en sıradan insanıdır...

    Gönlümüzdür hükümdar; kime ne paye vereceğini o belirler.

    Kimine "dost", "yar", kimine "tanıdık", "arkadaş" deyip, çıkar işin içinden...

    Özünde iyi olduğuna inansam da insanların, herkesi sevemem onun yüzünden...

    Hem, kalabalıktan da hoşlanmaz zaten; sevginin, sevdiklerinin hakkini vermek

    ister.

    Sonuçta, sevmek büyük bir sorumluluktur; emek vermek gerekir, ilgilenmek...

    Sevdiğim her insanin hayatına bir anlam katmalıyım;

    Zorlu ve vazgeçilmez bir serüven olmalı; dost dediğim insanlarla aynı zaman dilimini paylaşmak!

    Hani, bilirsiniz işte!

    Dostlar vardır çiçek gibi; koklar koklamaz alır götürür bütün yüklerinizi...

    Evsizseniz ya da odun kömür bulamıyorsanız yakmaya; uzun olur kış geceleri...

    Dostlar vardır soba gibi; yüreğindeki ateşle ısıtır ellerinizi...

    Dostlar vardır; fırtınada sığınak, güneşte gölge olur; yanarken buz gibi su dökmez üstünüze; aksine, harlandırır ateşi; bilir ki, yanmayanı hiçbir şey söndüremez.

    Dostlar vardır, yıldız gibi; hava kapalıyken bile, kapkara bulutların bekçisidir gökyüzünde...

    Dostlar vardır, arada bir uğrayıp alt üst eder hayatınızı; dili zehir zemberek, bakışları keskindir.

    Dostlar vardır gül gibi; sarılırken yaralanmayı göze almanız gerekir.

    Hani, kiminin yoluna halı sersen kar etmez; dostlar vardır, minder de kâfi gelir; sen olursan fark etmez.

    Dostlar vardır; bir türlü çözülmez dili, muhabbeti çekilmez; dostlar vardır, efkârının sebebi bir bardak demli çaydır.

    Dostlar vardır, omzu her derde devadır.

    Dostlar vardır, iyi bir öğretmen gibi, nasıl sorulacağını öğretir.

    Dostlar vardır, dağ gibi vakur; toprak kadar bereketli, mert...

    Dostlar vardır; ney gibi hüzünlü, saz gibi asi; şiir kadar büyük...

    Dostlar vardır türkü gibi; her zaman söylenmeseler de her daim içinde taşır

    sevdasını; yangınını bulaştırır bir gönülden diğerine...

    Dostlar vardır baki; tanıştığın gün doğar, yittiği gün ölürsün!

    Zamana ve darbelere; yollara ve hasretlere dirençli...

    Dostlar vardır; yüreğine kök salmış bir çınardır; hiçbir şey deviremez;

    gönülden gönüle kurulmuştur köprüler; ne yaşansa atılamaz!

    Dostlarımız vardır bizlere benzerler biraz...

    Dostluklar vardır, erken dolar vadesi; dostluklar vardır, devam eder ahirette!

    İşte böyle dostlardır; her şeye lanet ettiğin günlerde bile, hayatını güzel kılan...

    Gönül, her yerde onları arar.

    Ve bulduğunda haber gönderir bize;

    Bir sıcaklık yayılır yüreğimize; bunda bir iş var deriz, takılırız peşine...

    Dost olalım gönlümüzle! 

     

    August 28

    SANA ''YOK'' DİYENİ ''YOK''TAN ''VAR'' EDEN DE SENSİN...

    25 Ağustos

    Sana ‘yok’ diyeni ‘yok’tan ‘var’ eden de sensin...

    "VAR"SIN YOK DESiNLER!

    2477221033_c4a835de62allah11ft1

    VAR’A ‘yok’ demekle, nesi değişir ki ‘var’ın? Varsın Allah’ım varsın! Diller yok diyorsa yalan, kalplerde senin adın yazılı... Canlar Seninle yaşıyor... Eller, sen istersen tutabilir, dizler de öyle...

    Alâim-i Semâ senin.

    Gökkuşağında renkler Seni gösteriyor, ‘ressam’ yok dese dert midir? Şarkılarda ismin geçmese ne gam? Sesler seni söylüyor. Senin besteni şakıyor bülbüller!

    Gül gülümsüyorsa senin güzelliğinden...

    Rahmetinin katresidir yağmur, bahçeler hep senin.

    En şefkatli sensin Allah’ım. Çünki sensin anneleri yaratan...

    En kudretli sensin Allah’ım Çünki sensin dağları dik tutan...

    Çocukların pamukçacık ellerinde, çimenlerin yeşermelerinde, sevdâlıların sıcacık yüreklerinde ‘apaçık’ sen ‘saklısın’...

    Sana ‘yok’ diyeni ‘yok’tan ‘var’ eden de sensin.

    Bolluklar mükâfatın, kıtlıklar ikazın... Ferahlıklar, sıkıntılarımıza teselli, üzüntüler seni hatırlamamız için...

    O kadar varsın ki...

    Varlığının heybeti karşısında başımız dönüyor, tıpkı dünya gibi...

    Sensiz yaşanmıyor...

    Milyonlarca yıldır, milyarlarca hayat ve her hayat sahibine her an taptaze nefesler veren nasıl ‘yok’ olur, nasıl ‘yaşamaz’?

    sd1bu3ya6vavvavsevdamjs2

    Hayatı veren sensin. Hayat da, hayatım da senin. Kendini bilmeyen seni tanımamış; kim neylesin?

    Anlamayı, bir adıma karşılık bin adımla koşuşturan sensin.

    ‘İnanılan’ da sensin ‘inandıran’ da...

    ‘Var’ daha ‘yok’ iken ‘var’ olan da sensin.

    Her zaman her yerde ‘var’ olan da!

    Sevgin zerre eksilse üzerimizden ve bir an çevrilse bakışların, tutuşur yanarız...

    Asırlar bir ince perde, mekân bildiğimiz, ayak bastığımız, paylaşamadığımız dünya bir durak...

    Bir hak verdin... Akıl, duygu, dudak verdin, söyleyeceğiz...

    Kaderimizi kendimize ‘yazdıran’ da sensin.

    Yarattın, yaşatıyorsun, dirilişimiz vaadin...

    Sen vaadinden dönmeyensin, senindir sonsuzluk!

    ‘Küçükler’ Senden uzaklaştıkça küçüldüler, ‘büyükler’ sana yaklaştıkça büyüdüler.

    Yûnus balığın karnında, Yûsuf zindanda senin kölendi. Hürriyet sendeydi, sen Rabbimizsin...

    Serinlik Sendendi, İbrahim’i ateşin yakışından kurtaran... Mûsa’yı Firavun’un sarayında büyüten sendin.

    Sendin hem yetim, hem öksüz Muhammed’i (asm) Mirâc’a çıkaran...

    Yûsuf Züleyha’yı senin için reddetti...

    O, her şeyi!

    Allahım:

    Rüzgârdan, ışıktan, lisandan, insandan deliller gönderdin.. Her oluş, her tükeniş işâretindi!

    Peygamberlerin, nizâmını anlatan yazının satırbaşlarıydı, kelimelerindi velilerin: dostların, senin imla işaretlerin...

    Geylânî seni söyledi, Rabbanî seni, Mevlânâ sana çağırdı, Gazâlî sana. Bediüzzaman’ın “çağına ve sonrasına” seni anlatan sözü binlerce sayfa sürdü...

    “Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur” dedi Necip Fazıl, Sen çileyi mutluluk yapansın.

    Varsın Allah’ım varsın...

    Hilekârsa bilim, edepsizse edebiyat, sahteyse san’at,gerçeğini; amacını kaybetmişse ‘yok’ diyorsa desin!

    0707201941281bug3770flbba4a726afc02bd6f9bab01e19b162bbhevaasrinur

    Küçük kitaplar ‘yok’ yazsa?

    Kâinat ‘var’ yazan koca kitap!

    Yazan sensin, okutan sensin.

    Selâm sana sevgili.

    “Bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkaş...”

    Atomundan galaksisine, zerresinden küresine, yarattığın ne varsa, hepsi içimde dönüyor... Dalgalanıyor denizlerin damarlarımda, buğulanıyor gökyüzü gözlerimde, rüyalar içindeyim, çiçekler içinde, güneşler açıyorum... Bir küçük kâinatım!

    İnsanım ve inanıyorum sana.

    Kundaktan kefene, beşikten musallaya ve oradan ‘asıl hayata’ uzanan rahmetine... Şelâlelerde çağıldayan, mercanlarda parıldayan güzelliğine... Toprak kokan mahsuller, kovanlar, peteklerce ikram ikram üstüne bereketine... Kan kırmızı karanfillerden, gözbebeklerine kadar, binbir çeşit ve rengârenk sanatına inanıyorum...

    ‘Yok’a inanmak ‘yok!’

    Şüphesiz inanılacak yalnız sensin.

    Sebepler! Size söylüyorum, sizi sebep gösterenlerde suç, Sevgilim ‘ol’der ve ‘olur’...

    Allahım...

    Bir sevdâdır sana inanmak...

    Gurbette âniden kavuşmaktır!

    Her şeyimi sen verdin, her şeyim senin.

    Seni sana lâyık anlatamadım affet! Kelimem yetmedi! İşte Allah’ım bu kulunun bütün söyleyebildiği bu kadar.

    Ben bu kadarım...

    Şükür ki sen bu kadar değilsin!

    Cihat Zafer


    gl1_7Islam-05kalpkuransj5